Getting your Trinity Audio player ready...

Şehir akşamları daha dürüst olurdu o yıllarda. Gündüz saklanan yorgunluk, gece sokaklara dökülürdü. Beşiktaş’ın ara sokaklarında lambalar yanarken, kimse bir şeyin başlayacağını düşünmezdi. Çünkü 90’ların sonunda, hiçbir şeyin kolay başlamayacağını herkes bilirdi.

Tolga, Karaköy’de eski bir binanın üçüncü katındaydı. Duvarları dökülmüş, merdivenleri gıcırdayan bir yer. Restorasyon işi uzamıştı. Aslında uzatan kendisiydi. Bazı yerleri bilerek yavaş yapıyordu, çünkü bitince çıkması gerekecekti. Eski binalar ona iyi gelirdi. İnsanlar gibi acele etmezlerdi. Kırık yerlerini saklamaz, açıkça gösterirlerdi. Güvenilirdi bu hâllerine.

Camdan dışarı baktı. Deniz karanlıktı. Sigara paketini masaya bıraktı, açmadı. Bir süredir yakmıyordu, ama taşımayı bırakmıyordu da. Bırakmak, bir şeyin bittiğini kabul etmekti. Onun bitirmekte hep zorlandığı şeyler vardı. Özellikle de geçmişte kalanlar. Lise yıllarından kalma bir yüz, bazen bir koku, bazen bir cümle… Hepsi aynı yerden vururdu. Güven denilen şey, onun için hâlâ deneme yanılmaydı.

Aynı saatlerde Aylin, ajansın floresan ışıkları altında bilgisayar ekranına bakıyordu. Metni yazmıştı, ama göndermiyordu. Kelimeler tamdı, his eksikti. Ya da his fazlaydı, kelimeler yetmiyordu. Omuzlarını geriye attı, sandalyede dik oturdu. Bu duruşu yıllardır çalışmıştı. Kimse onun zayıf bir anını görmemeliydi. Özellikle iş yerinde. Özellikle kendini sürekli kanıtlamak zorunda kaldığı bu dünyada.

Gençliğinde bedenini saklayarak yaşamıştı. Bol kazaklar, büyük ceketler, fark edilmemek için yapılan her şey. Şimdi fark edilmemek değil, kontrol etmek istiyordu. Kim bakacak, nasıl bakacak, ne kadar yaklaşacak… Hepsi onun izninden geçmeliydi. Sevgi bile. Belki en çok sevgi. Çünkü sevgi, kontrol edilemediğinde insanın en zayıf yerini bulurdu.

Bilgisayarı kapattı. Çantasını aldı. Aynada kendine baktı. Sertti yüzü. Bilerek. Yumuşarsa dağılacağını biliyordu. Asansörde tek başınaydı. Aynı anda kaç kişinin yalnız indiğini düşündü, kaç kişinin birine anlatacak bir günü olduğu hâlde anlatmadığını.

Tolga, binadan çıkarken anahtarını cebine koydu. Kapıyı iki kere kilitledi. Emin olmak isterdi. Hep. Güvenmediği insanlardan çok, hayatın kendisiydi. Sokakta yürürken başını kaldırmadı. İnsanların yüzlerine bakmazdı hemen. Bakmak, bağ kurmak demekti. Bağ kurmak, kaybetme ihtimali.

Aylin, ajans binasından çıktığında hava serindi. Montunu ilikledi. Adımlarını hızlandırdı. Eve gitmek istemiyordu ama gidecek başka bir yeri de yoktu. Ev, bazen dinlenmek değil, susmak demekti. Susmayı iyi bilirdi. Yıllarca kendine sakladığı cümleler vardı. Söylerse geri dönüşü olmayacak cümleler.

O gece, aynı şehirde, aynı saatlerde,
iki ayrı hayat
aynı cümleyi bilmeden taşıdı:

Gel konuşalım.

Ama henüz
kiminle
ve ne zaman
olacağını bilmiyorlardı.

3.3 3 votes
Article Rating