|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Aylin ajansa döndüğünde kapıyı her zamankinden daha sessiz kapattı. Camın kapanırken çıkardığı o tok sesi duymak istememişti. Masasına doğru yürürken etrafına bakmadı; kimsenin yüzünü görmek istemiyordu. Şu an başka bir şeye ihtiyacı vardı: düzen.
Sandalyeye oturdu. Bilgisayarı açmadı. Not defterini çekti önüne. Kalemi eline aldı ama yazmadı. Sadece durdu.
Bu bir etkilenme değil, dedi kendine.
Bu, fark edilmiş bir şey.
Binayı düşündü. Merdiven boşluğunu. Işığın acele etmeden yukarıdan aşağıya inişini. Orada yapılan işte bir iddia yoktu. Gösteriş yoktu. Kendini kanıtlama çabası hiç yoktu.
Beni asıl rahatsız eden bu, diye fark etti.
Kimseye bir şey ispatlamaya çalışmaması.
Rüyadaki çocuk geldi aklına. Elleri cebinde duran, konuşmayan ama orada duran o çocuk. Kendisini saklayan ama kaçmayan hâli. O çocuğun büyümüş hâlini az önce bir binanın içinde hissetmişti.
Bu bir tanışma değildi, dedi içinden.
Bu, tanıma isteği.
Bu düşünceyi hemen bastırdı.
Analiz et. Abartma.
Dosyayı açtı. Sunuma baktı. Eksiklere göz gezdirdi. Bir iki not ekledi. Sertleşmedi. Yumuşamadı. Net kaldı.
Bu onun kendini güvende hissetme biçimiydi.
Yan masadan Nihan’ın sesi geldi:
“Sonra konuşuruz,” dedi sadece.
Aylin başını kaldırmadı.
“Konuşuruz,” dedi.
Ama içinden şunu geçirdi:
Konuşmak değil mesele. Yerli yerine koymak.
Tolga binanın önündeki küçük dinlenme alanında durmuştu. Beton bankların biri güneşi alıyordu, diğeri gölgede kalıyordu. O, gölgede olanı seçti. Eldivenlerini cebine koydu. Bir süre ne oturdu ne yürüdü. Sadece durdu.
Bu kadar etkilenmek saçma, dedi kendine.
Bir iş. Bir ses. Hepsi bu.
Ama içindeki ses itiraz etti.
Hayır, dedi.
Hepsi bu değil.
Merdiven boşluğu gözünün önüne geldi. Basamakların kenarındaki aşınma. Korkuluğun eli tutan soğukluğu. Işığın yukarıdan aşağıya bölünmeden inişi. Orayı özellikle öyle bırakmıştı. Göze sokmadan. Kimseye “bak” demeden.
Birinin bunu fark etmesi gerekiyordu mu?
Bu sorunun cevabını istemediğini fark etti.
Ben yaparım, diye düşündü.
Görülmesi şart değil.
Ama görüldüğünü hissetmişti.
Ve bu his, alışık olmadığı bir ağırlık bırakmıştı.
Cebindeki anahtarlara dokundu. Aynı hareketi yıllardır yapıyordu. Kendini sabitlemek için. Bir süre sonra bunun da bir alışkanlık olduğunu fark etti. Alışkanlıklar, insanın kendini sorgulamamasının en kolay yoluydu.
Bu kadar kapalı olmasaydım, diye geçirdi içinden,
bu kadar sarsılmazdım belki.
Bu düşünceyi hemen geri itti.
Kendinle fazla konuşma, dedi.
Dağılırsın.
Tam o sırada, kaldırımın başında siyah bir araç durdu. Parlak, sessiz, acele etmeyen bir duruşu vardı. Kapı açıldı. Önce ayakkabılar göründü, sonra tanıdık bir adım.
Hulusi Bey.
Tolga doğruldu. Omuzlarını geriye attı. Yüzündeki ifade değişti. Biraz daha kapalı, biraz daha mesafeli oldu. Bu refleksi düşünmeden yapmıştı.
“Hulusi Bey,” dedi.
Adam gülümsedi.
“Tolga.”
El sıkıştılar. Ne fazla, ne eksik.
Hulusi Bey binaya doğru baktı.
“Güzel gidiyor,” dedi.
“Dış cephe kendini bağırmadan anlatıyor.”
Tolga başını salladı.
“Olduğu gibi bırakmaya çalıştık.”
“Biliyorum,” dedi Hulusi Bey.
“Sen zaten başka türlü yapmazsın.”
Bu cümle Tolga’nın içinde bir yere oturdu.
Beni böyle tanıyor, diye düşündü.
Çocukluğumdan beri.
Ama bunu yüzüne taşımadı.
“Üst katlara bakmadım,” dedi Hulusi Bey.
“Gerek yok. Sen yaptıysan, yapılmıştır.”
Tolga ilk kez gülümsedi. Çok belli etmeden.
“İsterseniz bakarız,” dedi yine de.
“Yok,” dedi Hulusi Bey.
“Ben sonucu değil, süreci merak ederim. O da burada.”
Bir süre daha binanın önünde durdular. Hal hatır sordular. Kısa, sade cümlelerle. Hulusi Bey Tolga’nın ailesinden bahsetti. Annesinin sağlığını sordu. Eski günlerden, mahallenin hâlinden bir iki kelime geçti.
Tolga bu anlarda, içinde bir yerin gevşediğini fark etti.
Hulusi Amca, diye düşündü.
Ama bunu yalnızca içinden söyledi.
Başkalarının yanında, mesafe şarttı.
Hulusi Bey saate baktı.
“Ben birazdan çıkacağım,” dedi.
“Sonra birlikte geçeriz. Seni eve bırakayım.”
Tolga itiraz etmeyi düşündü. Alışkanlıktı.
Sonra durdu.
Her şeyi reddetmek zorunda değilsin, dedi kendine.
Bazen bırakabilirsin.
“Olur,” dedi.
Bu kelime, ağzından kolay çıktı.
Bu da yeniydi.
Hulusi Bey araca yönelirken Tolga bir an binaya baktı. Merdiven boşluğuna. Işığa. Sessizliğe.
Aşağıda biri vardı, diye düşündü.
Ve bunu inkâr etmedi.
Bu düşünce, içindeki eski sertliği bir çizik gibi çizdi.
Tam kırmadı.
Ama artık eskisi gibi sağlam değildi.
Hulusi Bey araca yöneldiğinde Tolga kapıyı onun için açmadı. Gerek yoktu. Adam bunu sevmezdi. Herkesin yerini bilmesini isterdi ama kimsenin kendine fazla yaklaşmasını değil. Tolga arka kapıyı açıp oturdu. Derin deri koltuklar sessizdi; araba çalıştığında neredeyse hissedilmedi.
Hulusi Bey kemerini takarken sordu:
“Evin Kadıköy tarafı mı hâlâ?”
“Evet,” dedi Tolga.
“İyi,” dedi Hulusi Bey. “Orası insanı tutar. Çok açmaz ama bırakmaz da.”
Tolga camdan dışarı baktı. Binalar geri geri gidiyormuş gibi görünüyordu. İçinde bir acele yoktu ama hareket hâli onu rahatsız ediyordu. Düşünmek için fazla konforluydu bu araba.
Beş dakika geçmemişti ki Hulusi Bey’in telefonu çaldı.
Ekrana baktı, cevap verdi.
“Buyur,” dedi.
Ajans sahibinin sesi, arabanın içindeki sessizliği delmeden yerleşti. Kısa konuştu. Net. Zaman istedi. Küçük bir toplantı. “On dakika,” dedi özellikle.
Hulusi Bey telefonu kapattığında Tolga’ya döndü.
“Ajans çağırıyor,” dedi.
“Şu yaptığımız işin üstünden bir geçelim istiyorlar. Zaten yoldayız.”
Tolga bir an düşündü.
İstemiyorum demedi.
Gerek yok da demedi.
“Olur,” dedi.
Bu kelime, ağzından ikinci kez kolay çıkıyordu bugün.
“On dakika,” diye ekledi Hulusi Bey.
“Sonra seni bırakırım.”
Araba yön değiştirdi.
Tolga bunu fark etti ama sormadı.
Toplantı odasında Aylin dosyalarını açmıştı. Sunum hazırdı ama gözleri ekranda değildi. Kapının yanında duran Nihan’la kısa bir bakıştılar. Ajans sahibi saate baktı.
“Geliyorlar,” dedi.
Aylin başını salladı.
Kim geliyor? diye sormadı.
Soruların bazen cevabı gecikmeli gelirdi.
Kapı açıldı.
Hulusi Bey içeri girdi. Geniş ama sakin bir adımla. Odayı selamladı, masaya yöneldi. Aylin ayağa kalktı. Tokalaştılar. İsimler tekrar edildi. Cümleler yerli yerindeydi.
Tam o sırada kapı kapanmadı.
Bir iki saniye sonra, Tolga içeri girdi.
Hulusi Bey’in üç beş adım gerisinden.
Ne aceleyle, ne gecikerek.
Sanki olması gereken mesafeyi bilerek.
Aylin başını kaldırdı.
İlk anda yüzüne yerleşen ifade, kontrolsüz değildi ama saklanmış da değildi. Gözlerinde çok kısa bir şaşkınlık belirdi. Sonra hemen çekildi. Yerine profesyonel bir dikkat geldi.
Burada ne işi var?
Bu soru, cümleye dönüşmeden zihninde asılı kaldı.
Tolga masaya yaklaşmadı. Sandalyeye oturmadı. Hulusi Bey’in biraz arkasında durdu. Ayakta. Sanki toplantının parçası değilmiş gibi. Ama varlığı, odayı değiştirmişti.
Hulusi Bey eliyle işaret etti.
“Tolga,” dedi.
“Bu binanın restorasyonunu yapan arkadaşımız.”
Aylin’in zihninde bir şey yerine oturdu.
Merdiven boşluğu.
Sessizlik.
O ses.
Tabii, diye düşündü.
Bu o.
Ajans sahibi başını salladı.
“Memnun olduk,” dedi.
Tolga hafifçe eğildi.
“Ben de,” dedi.
Ses kısa. Net. Tanıdık.
Aylin, sunuma başlamadan önce gözlerini ekrandan ayırıp Tolga’ya bakmadı. Ama varlığını göz önünde tuttu. Bu bir bakış değildi. Bu bir konumlandırmaydı.
Sunum başladı.
Eksikler anlatıldı. Fazlalıklar törpülendi. Dil sakin tutuldu. Yıkıcı olunmadı. Aylin konuşurken Tolga dinledi. Ellerini cebine sokmadı. Kollarını bağlamadı. Açık durdu.
Bir noktada Hulusi Bey araya girdi.
“Şu teknik detay…” dedi.
Sonra durdu.
“Açıkçası ben bunun cevabını net veremem.”
Masadaki bakışlar kısa bir anlığına boşlukta kaldı.
Hulusi Bey başını Tolga’ya çevirdi.
“Tolga anlatır,” dedi.
“Bu iş onun.”
Tolga bir adım attı. Masaya yaklaştı. Konuştu. Uzatmadı. Terimlere boğmadı. Ama kaçmadı da. Ne yaptığını bilen birinin rahatlığı vardı sesinde.
Aylin dinlerken başını kaldırdı.
Tolga konuşurken, rüyadaki çocuk bir an zihninin kenarından geçti. Eller cebinde. Suskun. Ama orada. Bu kez çocuk kaçmıyordu. Büyümüştü. Ayağa kalkmıştı.
Aynı kişi, diye düşündü.
Ama artık saklanmıyor.
Sunum bittiğinde odada kısa bir sessizlik oldu.
Bu sessizlik rahatsız edici değildi.
Hulusi Bey gülümsedi.
“Tamam,” dedi.
“Bu iş doğru yerde.”
Tolga geri çekildi. Eski yerine döndü. Ayakta kaldı.
Aylin dosyayı kapattı.
Tolga’ya bakmadı.
Ama artık bildiği bir şey vardı:
Bu adamı ilk kez işiyle görmüştü.
Ve bu, onu düşündüğünden çok daha fazla etkilemişti.


