|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Akşam, Beşiktaş’ta ağır ağır yerleşmişti sokağa. Gündüzün telaşı çekilmiş, yerini insanların nereye gideceğini bilmediği ama evde de durmak istemediği o tanıdık saatlere bırakmıştı. Işıklar yanıyor, dükkânlar kapanıyor, sokaklar tuhaf bir kararsızlıkla doluyordu.
Tolga Karaköy’den çıktıktan sonra iskeleye doğru yürüdü. Eve gitmiyordu. Zaten evi Kadıköy’deydi ama bu akşam eve dönmek, günü bir çizgiyle kapatmak gibi geliyordu. Oysa bazı günler kapatılmamalıydı; yarım kalmalıydı ki insan ertesi güne kendinden bir şey taşıyabilsin.
Vapura bindiğinde kalabalık vardı. Alt güverteye indi. Tanıdık bir yüzle karşılaşmamak hoşuna gitti. Tanıdıklar soru sorardı, sorular cevap isterdi. Tolga, bu akşam cevap vermek istemiyordu. Arkadaşına gidecekti. Yıllardır tanıdığı, az konuşan ama çok şey bilen birine. Kadıköy’de, eski bir apartmanın ikinci katında. Kapısı genelde açıktı; içeri giren azdı. İnsanlar yaş aldıkça, açık kapılardan bile çekinir oluyordu.
Vapur hareket ettiğinde deniz koyu bir renge bürünmüştü. Şehrin ışıkları suyun üzerinde dağılıyor, hiçbirini olduğu yerde bırakmıyordu. Tolga camdan dışarı baktı ama kendine bakmadı. Bunu bilerek yapıyordu. Kendini dinlerse bir şey hatırlayacağını, hatırlarsa da durmak zorunda kalacağını biliyordu. Bazı hatıralar insanı yürütmez, yerinde sabitlerdi.
Aylin ise aynı saatlerde Beşiktaş’taki evinin kapısını kilitleyip merdivenlerden indi. Eve girmişti ama kalmamıştı. Aynaya bakıp ceketini çıkarmamıştı bile. Ev, bazen girilen ama durulmayan bir yerdi. O akşam onlardan biriydi.
Kadıköy’e geçecekti. Arkadaşıyla buluşacaktı. Yıllardır tanıdığı, her hâlini bilen bir kadınla. Aylin onun yanında rol yapmazdı; bu yüzden görüşmeleri seyrekleşmişti. İnsan en çok, yanında kendisi olabildiği insanlardan kaçardı. İskelede rüzgâr vardı. Montunun yakasını kaldırdı, vapura bindi ve üst güverteye çıktı. Kalabalığın içinde durdu ama kimseye temas etmeden. Yan yana gelmeden de kalabalık olunabiliyordu.
Kadıköy’e vardığında sokaklar daha canlıydı. Bahariye’den aşağı indi. Gidecekleri yer belliydi. O yıllarda hem salaş hem popüler olan, kimsenin sahiplenmediği ama herkesin yolu bir şekilde düşmüş bir mekân. Ahşap masalar, loş ışık, duvarlarda sararmış afişler. Müzik ne çok yüksek ne çok alçaktı; konuşmak isteyen konuşur, susmak isteyen susardı.
Aylin arka masalardan birine oturdu. Çantasını sandalyeye astı. Arkadaşını beklerken etrafına bakmadı. Bakarsa düşünebilirdi. O akşam düşünmek istemiyordu. Sadece orada olmak, birinin karşısında oturup bir şey anlatmadan durabilmek istiyordu.
Tolga ise Kadıköy sokaklarında yürürken arkadaşının apartmanına yaklaştı. Zile basmadan önce kapının önünde durdu. İçeride ışık yanıyordu. Evdeydi. Bu iyi bir işaretti. İçeri girince soru sorulmayacağını biliyordu. Bazı insanlar sormazdı; bu yüzden kalıcı olurlardı.
O akşam, aynı şehirde, aynı denizin iki yakasından geçip gelmişlerdi. Aynı vapurun farklı güvertelerinde, aynı gecenin içinde. Ama henüz aynı hikâyede değillerdi. Sadece, bir gün kurulacak o cümlenin yakınından geçiyorlardı.


