Getting your Trinity Audio player ready...

Aylin masada yalnızdı. Mekânın kalabalığı ne rahatsız edecek kadar fazlaydı ne de yalnızlığını örtecek kadar yoğundu. Masaların arasında dolaşan sesler, birbirine çarpmadan akıyordu; sanki herkes biraz kısık, biraz dikkatli konuşuyordu. Önündeki çay soğumuştu. Farkındaydı ama dokunmamıştı. Bazı şeylerin soğuduğunu kabul etmek için erken gelmişti buraya.

Beklediği belliydi ama saate bakmıyordu. Saatler, insanın sabırsızlığını ele verirdi.

Kapı açıldığında başını hemen kaldırmadı. Buna rağmen Nihan’ın geldiğini anladı. Onun yürüyüşü hep aceleyle kararlılık arasında bir yerde olurdu; sanki geç kalmayı bile planlardı. Nihan masaya doğru yaklaşırken Aylin bakışlarını çaydan çekti. Elinde, çantasından ayrı tuttuğu ince bir dosya vardı. Dosya yeni görünüyordu ama tertipli değildi. Birkaç kez açılmış, üstünde düşünülmüş, vazgeçilmiş gibiydi.

Nihan otururken gülümsedi. Bu, neşeli bir gülümseme değildi. Daha çok, bir şeyleri toparlamaya gelmiş insanların taktığı yüzdendi.

Geç kaldığını söyledi. Bilerek.

Aylin buna karşılık verdi ama sesi yumuşak değildi. Yine de sert de sayılmazdı. Nihan bunu fark etti. Masadaki çayı işaret etti, içilip içilmediğini sordu. Aylin içmediğini söylediğinde, Nihan garsona döndü. İki taze çay istedi. Bu ayrıntıyı özellikle yaptı; soğumuş olanı masadan kaldırmak ister gibi.

Dosyayı hemen açmadı. Önce çantasını indirdi, sonra masaya bıraktı. Aylin’in gözü yine dosyadaydı.

Bugün ona ihtiyacı olduğunu söyledi.

Bu cümle Aylin’in başını kaldırmasına yetti. İhtiyaç kelimesi, Aylin’in dünyasında ya fazla kullanılırdı ya da hiç söylenmezdi. Hangisi olduğunu anlamaya çalıştı. Nihan bunu bir kurtarma girişimi olarak tanımladığında, Aylin istemsizce güldü. Kısa, yarım bir gülüştü bu. Ama gerçekti.

Çaylar geldiğinde, Aylin bu kez bardağa uzandı. Buhar yüzüne çarptı. Bu küçük sıcaklık, fark etmeden omuzlarını gevşetti.

Nihan dosyayı ona doğru itti. Metnin mantığından, tamamlanmışlığından söz etti ama eksik olanın ne olduğunu söylemeden durdu. Aylin sayfaları açtığında, ilkini hızlı geçti. İkinci sayfada yavaşladı. Üçüncüde durdu. Tam o anda, kapının açıldığını fark etti.

Mekâna giren delikanlı, aceleyle bakındı. Üzerindeki mont, sanki evden çıkarken son anda alınmıştı. Bir masa ararken Aylin’in bakışına denk geldi. Bu bir çarpışma değildi; daha çok, iki yabancının birbirini yoklaması gibi kısa bir temastı. Aylin gözlerini hemen kaçırdı ama bakışın izi kaldı.

Nihan bunu gördü. Metnin üçüncü paragrafının fazla güvenli olduğunu söylerken, aslında Aylin’i izliyordu. Aylin, güvenli değil çekingen dediğinde, çaydan bir yudum aldı. Bu kez gerçekten içti.

Metnin risk almak istediğini ama korktuğunu söyledi. Nihan gülümsedi. Aradığı şey buydu. Bu cümleler için gelmişti buraya.

Delikanlı bir kez daha baktı. Bu kez Aylin bakışını kaçırmadı. Uzun sürmedi. Ama bilinçliydi. Nihan hafifçe öne eğildiğinde, Aylin’in bu akşam gerçekten burada olduğunu söyledi. Aylin itiraz etti ama bu itiraz zayıftı. Dosyanın sayfasını kapatmadan parmaklarını üzerinde gezdirdi.

Metnin sonunun aceleye geldiğini söyledi. Okuyucuya her şeyin çözülmeyeceğini ama yine de devam etmeye değer olduğunu hissettirmek gerektiğini ekledi. Nihan dosyayı geri alırken, aradığı ruhu bulduğunu biliyordu.

Kısa bir sessizlik oldu. Bu kez ağır değildi. Yerindeydi.

Delikanlı hesabını isterken son bir kez baktı. Aylin fark etti ama karşılık vermedi. Buna gerek duymadı. Çaydan bir yudum daha aldı. Nihan, biraz daha iyi olup olmadığını sorduğunda, Aylin düşündü. Sonra omuz silkti. Bu gece için, evet.

Dosya masadaydı.
Gece, ilk kez biraz ilerliyordu.

Cem’in evi, Tolga’ya her zaman geçici gelirdi. Sanki birazdan biri çıkıp “burada fazla durma” diyecekmiş gibi. Oysa Cem yıllardır aynı evdeydi. Değişen, ev değil; gelenlerin iç hâliydi.

Kapıyı Cem açtı. Üzerinde ev haliyle uyumlu bir tişört vardı, ama yüzü her zamanki gibi uyanıktı. Tolga içeri girdiğinde ayakkabılarını hemen çıkarmadı. Cem bunu fark etti ama bir şey demedi. Bazı insanların bir yere alışması zaman alırdı.

Mutfaktan gelen su sesi kısa sürdü. Cem iki bardak rakıyı masaya koymadı. Önce birini Tolga’nın önüne bıraktı, diğerini elinde tuttu. Oturmadı.

“İş bitti mi?” diye sordu.
Tolga başını salladı ama bu bir onay değildi. Daha çok, konuşmak istemediğinin işaretiydi.

Cem pencereye yaslandı. Dışarıda gece vardı ama sessiz değildi. Uzak vapur sesi, arada geçen bir araba… Hepsi yerli yerindeydi.

Tolga sonunda oturdu. Bardağa baktı. İçmedi.

“Bazen,” dedi, sesi neredeyse düşünce gibiydi, “bir şeyi bitirince rahatlamıyorsun.”

Cem bu cümleyi tanıyordu. Hemen cevap vermedi. Bardağından bir yudum aldı.

“Çünkü biten şey iş değil,” dedi sonra. “Bahane.”

Tolga gülümsedi ama bu bir savunmaydı. Cem masaya oturdu. İlk kez göz göze geldiler.

Liseden bahsetmediler. Buna gerek yoktu. Cem o hikâyeyi biliyordu. Tolga’nın güvenle arasına koyduğu mesafenin nereden geldiğini de. Ama bazı şeyler konuşuldukça değil, konuşulmadıkça yerini bulurdu.

Cem, restorasyonla ilgili yeni bir işten söz etti. Ama Tolga dinlemiyordu. Aklı başka bir yerdeydi; henüz adı konmamış bir boşlukta. Cem bunu fark etti.

“Bugün vapurda,” dedi Tolga ansızın, “birine baktım.”

Cem bu cümleyi bölmedi. Ne “kimdi” dedi ne “nasıldı”.

Tolga devam etmedi. Etmek istemedi.

Cem sadece şunu söyledi:
“Bakmak sorun değil. Kalmak mesele.”

Tolga bardağına uzandı. Bu kez içti. Boğazından geçen şey alkol değil, bir kabullenişti sanki. Cem bunu gördü. Üzerine gitmedi.

Gece ilerledi. Konu değişti. Ama değişmeyen bir şey vardı: Tolga o akşam, ilk kez bir ihtimali tamamen kapatmamıştı.

Cem, mutfağa kalkarken arkasını dönmeden konuştu:
“Evin kapısı kilitli. Kaçmana gerek yok.”

Tolga cevap vermedi.
Ama ilk kez, kalabileceğini düşündü.

0 0 votes
Article Rating