|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Tolga, Cem’in evinde kalmıştı o gece. Evin duvarlarında yankılanan sessizlik, dışarıdaki cıvıltılı Kadıköy gecesiyle tuhaf bir tezat oluşturuyordu. Sandalye hafifçe gıcırdadı, Cem masanın diğer ucunda yerini aldı. Ne söyleneceğini ikisi de az çok biliyordu, ama hiçbir şey aceleye gelmemeliydi. Bazı kelimeler, ağzından çıkarken tökezlerdi.
“Tolga,” dedi Cem, sakin ama doğrudan, “sen yalnız değilsin. Ama yalnız kalmayı seçiyorsun.”
Tolga başını kaldırmadı. Parmakları bardağın etrafında gezindi, çizgileri yokluyormuş gibi. Cem devam etti, sözlerini ölçerek:
“Daha önce kırıldın. Tamam. Hepimiz kırıldık. Ama sen kırıldığın yerde kamp kurdun. Oradan çıkmadan dünyaya bakıyorsun. Böyle olunca herkes uzakta kalır.”
Tolga, hafif bir gülümsemeyle başını geriye yasladı.
“Kimseyi suçlamıyorum,” dedi.
“Biliyorum,” diye karşılık verdi Cem. “Sorun da bu zaten. Kimseyi suçlamıyorsun… ama kimseye yer de bırakmıyorsun.”
Bir süre susuldu. Sessizlik, odadaki üçüncü kişi gibiydi.
Cem elini yüzüne götürdü, sanki yorgunluğunu saklamak ister gibi.
“Bak,” dedi, “yalnızlık bazen bir seçim değildir. Ama seninkisi artık bir alışkanlık. İnsanlardan koruna koruna… insan kalmayı da unutuyorsun.”
Tolga bunu inkâr etmedi. Çünkü edemezdi.
Bazı gerçekler insanın elinde kalır, nereye koysan yakar.
Vapurdan söz açıldı sonra.
Tolga’nın bakıp da görmezden geldiği ihtimalden.
Cem sakince sordu:
“Birine bakabildiysen… hâlâ içeride bir yerlerde yer var demektir. O yer kapanmasın. Dünya kötü diye kalbini tamamen mühürleme. Çünkü mühürlenen kalp, içeridekini de boğar.”
Tolga gözlerini kapadı. Belki o an, ilk defa gerçekten yorulduğunu kabul etti.
Cem, dostça ve yumuşak bir tebessümle bitirdi:
“Bir gün biri kapıyı çaldığında… içeriden sürgüyü kaldırmayı dene. Gerisi olur.”
Odanın ışığı hafifçe titredi.
Gece, içten içe derinleşti.
…
Aynı saatlerde Aylin ve Nihan Kadıköy’de bir masada oturuyordu. Çay bardaklarının ince belli siluetleri, sarı ışığın altında parlıyordu. Cadde kalabalıktı; ama Aylin’in içi hâlâ tenha bir koridor gibi.
Nihan, dostunun yüzündeki yorgunluğu okur gibi baktı.
“Aylin,” dedi, “sen insanlar konusunda hep tetiktesin. En ufak güven kırıntısını bile üç kere inceliyorsun.”
Aylin omuz silkti.
“Biri incitir diye değil,” dedi, “ben incinmek istemiyorum. Fark var.”
Nihan hafifçe güldü.
“Tam olarak aynı şey işte.”
Sonra elindeki dosyayı masaya bıraktı.
Kapağı kapalıydı. Henüz açılmadı.
“Bak,” dedi Nihan, “hayat bazen kontrolü bırakmanı ister. Sen ise her duyguyu süzgeçten geçiriyorsun. Kendine bir tür karantina uyguluyorsun resmen. Dışarıdan duygu kabul etmeyen güvenlik duvarı gibi…”
Aylin bu kez güldü.
“Virüs girmesin diye.”
“Evet,” dedi Nihan. “Ama antivirüs bazen iyi şeyleri de siliyor.”
Sözler pamuk yumuşaklığındaydı, ama etkisi sertti.
Aylin sustu.
Bir yudum çay aldı.
Sanki çayın sıcaklığı, boğazından kalbine doğru işledi.
Nihan eğildi, sesi alçaldı:
“Dış dünyaya kapandıkça, kendi içindeki kapıları da kilitliyorsun. Oysa sen çok güzel bir insansın. Yeter ki o güzelliğin dolaşmasına izin ver.”
Masadan geçen bir ışık, Aylin’in gözlerinde bir anlık parıltı yarattı.
O parıltı, bastırdığı bir şeyden değil; hatırladığı bir şeyden geliyordu.
“Bu arada,” dedi Nihan, hafifçe gülümseyerek, “o projeyi de seninle konuşmamız lazım. Çünkü metnin ruhunu bulacak biri varsa, sensin. Sen kalbi olan şeyleri iyi görürsün. Yeter ki dışarı bakmayı bırakma.”
Aylin derin bir nefes aldı.
Bu nefes, uzun zamandır içerde dolaşan bütün düşünceleri azıcık hafifletti.
Belki o gece, kimse değişmedi.
Kimse mucize yaşamadı.
Ama iki insan, iki ayrı yerde
kalplerindeki kilitlerin yerini ilk kez fark etti.
Ve bu, bazen en büyük başlangıçtır.
…
Cem’in sözleri odada asılı kaldı.
Tolga, pencereye doğru yürüdü. Camın ardında ışıkları titreyen şehir, sanki ona sessiz bir şey anlatmaya çalışıyordu. Omuzları biraz gevşemişti; yine de içinde tuttuğu o görünmez mesafe yerli yerindeydi.
“Belki…” dedi usulca.
“Belki biri kapıyı çaldığında sürgüyü kaldırırım. Ama önce kapının gerçekten çalındığına emin olmam lazım.”
Cem gülümsedi.
“Sen emin olmadan zaten hiçbir şey yapmazsın.”
Tolga da, nadir görülen bir tebessümle karşılık verdi.
Bu kadarı bile, onun adına büyük bir teslimiyetti.
Gece ilerledikçe sözler inceldi, sessizlik kalınlaştı.
İkisi de biliyordu:
Tolga yumuşamaya başlamıştı,
ama hâlâ suyun üzerinde salınan bir yaprak gibi
mesafesini koruyordu.
…
Aynı saatlerde Kadıköy rıhtımı kalabalıktı.
Aylin ve Nihan, mekândan çıktılar.
Hafif bir serinlik vardı. Deniz kokusu burna değil, ruha çarpıyordu sanki. Aylin adımlarını yavaşlattı; kalabalığın içinde kendine yer açmak ister gibi.
“Biraz yürüyelim mi?” dedi Nihan.
Cevap beklemedi.
Çünkü Aylin’in buna ihtiyacı olduğunu biliyordu.
Rüzgâr, rıhtımın taşlarına sürtünerek geçerken tuz kokusunu da peşine takıyor, kalabalığın uğultusuna ince bir sızı gibi karışıyordu. Gecenin mavisi, denizin üstüne oturmuş ağır bir battaniye gibiydi. Kadıköy, her zamanki gibi canlıydı — ama Aylin, bu kalabalığın içinde sessiz bir odada oturuyormuş gibi hissediyordu.
Nihan’ın yanındaydı. İkisi de konuşmuyordu bir süre. Yürürken ayaklarının altındaki taşların ritmi, kalplerindeki dinginlik arayışıyla uyum sağlıyordu. Aylin, insanların yüzlerine kısa, temkinli bakışlar atıyor; kimseyle göz göze gelmeden, kalabalığın arasından zarifçe süzülüyordu. Kendini ele vermekten korkar gibi.
Derken, Beşiktaş İskelesi’nin yanındaki kalabalık birikintisi dikkati çekti. Bir sokak müzisyeni, gitarını göğsüne yaslamış, gözlerini kapatarak şarkı söylüyordu. Sesinde kırılgan ama güçlü bir ton vardı. Sanki içindeki en büyük acıyı yıllardır saklamış, şimdi de kim olduğunu unutan bir şehre itiraf etmeye karar vermişti.
Ve şarkı başladı:
“Ölünce sevemezsem seni…”
Bu cümle, Aylin’in göğsüne ağır bir taş gibi indi. O an, rüzgâr kesildi. Sesler sustu. Şehrin binlerce ışığı, yalnızca birinin üzerine düşüyormuş gibi daraldı. Geriye sadece o şarkı kaldı.
Yıllarca susarak biriktirdiği cümleler,
bir anda kalbinin içinde yürüyüşe geçti.
Aylin soluk aldı ama nefesi kısa sürdü.
Boğazı düğümlendi.
Kendine kaçmayı alışkanlık edinmiş gözleri, bu kez kaçamadı. Islandı. Önce hafifçe doldu, sonra kristal bir damla yanak kemiğine doğru yol aldı. O damla, uzun zamandır hiç kimseye anlatmadığı şeylerin sessiz özeti gibiydi.
Başını çevirmedi.
Saklamadı.
Sadece izin verdi.
Nihan, yanında duran bu güçlü kadının —her daim dimdik duran, her kelimesini tartarak söyleyen Aylin’in— bir anlığına savunmasız kaldığını fark etti. Onu seyretmedi; izliyor gibi yapmadı. Sadece varlığını hissettirdi. Dudaklarının kenarında küçük, yumuşak bir tebessüm belirdi.
Çünkü bazen bir dost,
konuşmadan da sarar insanı.
Şarkı devam ederken,
Aylin’in kalbi, uzun zamandır kilitli tuttuğu odalardan birinin kapısını azıcık araladı.
O kadar.
Ne eksik, ne fazla.
Şarkı bittiğinde kalabalık hafifçe dağıldı. Gitarın sesi yerini geceye bıraktı. Aylin, gözlerindeki son damlayı acele etmeden sildi. Sanki duygusunu toparlamak için kendine küçük bir süre tanıyormuş gibi, iki adım öne çıktı. Denizle arasına kimseyi sokmadı.
Nihan, yanına usulca yaklaştı. Omzuna, yabancı olmayan bir sıcaklıkla elini koydu.
“Ne oldu kuzum?” dedi, sesi yumuşak, zamanı yavaşlatan türdendi.
Aylin cevap vermedi.
Gerek yoktu zaten.
Çünkü bazı sorular,
sadece dokunulsun diye sorulurdu.
Ve gece,
iki kadının sessizce biraz daha güçlendiğini fark etti.


