|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Şarkıdan Sonra — Kadıköy Gecesi
Şarkının son notası rüzgârda eriyip gittiğinde, rıhtımda anlık bir boşluk kaldı. Sanki dünya bir nefes verdi. Aylin, o sesin ardında bıraktığı ince sızıyı kalbinin bir köşesine dikkatlice yerleştirdi. Nihan’la yan yana yürümeye devam ettiler; kaldırım taşlarının üzerine düşen adımları, kentin nabzına karışıyordu.
Sokak lambaları, yüzlerini sarı bir merhametle aydınlatıyordu. Nihan arada bir şaka yapıyor, Aylin hafifçe gülümsüyordu. Ama gülüşlerin arasındaki sessizlikte, o şarkının bıraktığı tortu hâlâ yerli yerinde duruyordu.
Rıhtımdan içeri doğru yürüdüler. Sahilin tuzlu kokusu yavaş yavaş arka sokakların esmer kokularına karıştı: kahve, ıslak asfalt, geceye kapanan dükkânların metal kepenkleri… Kadıköy, sanki büyük bir gövde gibi uykuya hazırlanıyordu.
Bir süre konuşmadan yürüdüler.
Nihan, Aylin’e yanaşıp dostça koluna dokundu:
“Bak, yarın yine kafan çok dolu olacak. Bu gece en azından biraz hafiflemiş ol.”
Aylin başıyla onayladı ama gözleri hâlâ başka bir şey arıyormuş gibi uzaklara dalıyordu.
“Bazen… daha fazlasını duymak istiyor insan,” dedi kısık bir sesle. “Ama kelimeler, sanki bir yere kadar geliyor.”
Nihan gülümsedi:
“O zaman susmak da bir dil olsun. Hem zaten çok konuşan dünya varken, bizim payımıza biraz sessizlik düşsün.”
Birlikte yürüyüş biraz daha sürdü. Sonunda cadde üzerinde, ışıkları hâlâ açık bir taksi durağına geldiler. Sarı bir taksi, geceye açılmış tek sıcak kapı gibi bekliyordu.
Nihan elini kaldırdı.
Taksi yanaştı. Aylin kapıyı açarken hafifçe duraksadı—o şarkıyı, o sesi, rüzgârın içindeki yankıyı belleğine iyice not ediyor gibiydi. Sonra içeri oturdu. Camdan dışarı bakarken, şehir sanki ağır çekimde akıyordu. Işıklar uzuyor, binalar geriye doğru kayıyor; sokak aralarından küçük hayat parçacıkları sessizce geçip gidiyordu.
Şoför aynadan sordu:
“Nereye abla?”
Aylin kısa bir adres söyledi. Sesinde yorgun ama huzurlu bir perde vardı. Taksi hareket etti. Motorun ritmi, kalbinin ritmine nazire yapar gibi.
Nihan kaldırımda ayakta kaldı; elini kaldırıp gülümsedi.
Aylin de gülümsedi—ince, içten, biraz da yorgun.
Ve Kadıköy gecesi, sahneyi usulca kapattı.
Tolga & Cem — Yarı Açık Bir Gece
Gece, şehrin üzerinden ağır bir battaniye gibi sarkmıştı. Sokak lambalarının ışığı ince bir pusun içinde sallanırken, Tolga aynı sokaktan üçüncü kez geçtiğini fark etti. Telefonunun ekranında Cem’in adı duruyordu—üst üste iki cevapsız çağrı. Sonunda pes edip geri çevirdi.
“Gel,” dedi Cem. “Kahve var. İki tane de dert bardağı.”
Kısa bir süre sonra Tolga, Cem’in evindeki kirli bardakların, açık pencereden giren serin havanın ve televizyonun kapalı ekranına yansıyan şehir ışıklarının içine karıştı. Cem masaya iki kupa bıraktı.
“Bak,” dedi, “kahve sıcak, hayat soğuk. Dengeledim.”
Tolga hafifçe gülümsedi.
“Sen hep böyle miydin? Ev terapisti gibi.”
Cem omuz silkti.
“Birimiz güçlü görünmek zorundayız. Kura bana çıktı.”
Bir süre konuşmadan oturdular. Duvar saatinin tik takları odanın nabzı gibiydi. Sonunda Cem, kelimeleri itinayla seçerek konuştu:
“Bak Tolga… sen kimseye güvenemediğin için yalnız değilsin. Yalnız olduğun için kimseye güvenemiyorsun. Aradaki fark büyük.”
Tolga başını arkaya yasladı. Kendini ele vermek istemeyen bir gülüşle:
“Çok mu okudun bu akşam?” dedi.
“Yok,” dedi Cem. “Seni çok tanıyorum.”
Bu cümle, Tolga’nın içinde küçük ama etkili bir kapıyı araladı.
Ama kapının arkasını görmek istemedi.
“Ben iyiyim,” dedi.
Klasik. Dünyanın en kısa savunma cümlesi.
Cem devam etti:
“İyi olmak zorunda değilsin. Yani… düşün, yıllardır bir duvar örüyorsun. Tuğla tuğla. Biri yaklaşınca hemen ek kat çıkıyorsun. Yalnızlık dediğin, biraz da kendi inşaatın.”
Tolga derin bir nefes aldı.
Bir şey söylemek istedi. Olmadı.
Sonunda yumuşadı ama teslim olmadı:
“Boşver,” dedi. “Bu akşam konuşmayalım o konuları. Sadece sessiz kalalım.”
Cem başıyla onayladı.
“Tamam. Sessizlik de bir dil.”
Bir süre daha oturdular. Kahve soğudu. Camdan şehrin bir yerlerinden hâlâ sesler geliyordu—motor, adım, bir kapının kapanışı. Hayat devam ediyordu. Edepsizce.
Tolga sonunda ayağa kalktı.
“Ben eve geçeyim,” dedi. “Başımı yastığa koyunca belki… düşünmem.”
Cem gülümsedi:
“Tabii. Yastık düşünmeyi çok azaltır ya zaten.”
İkisi de güldü.
Ama kahkaha, bir süre sonra susan bir piyano notası gibi havada kaldı.
Kapının önünde kısa bir duraksama oldu.
Cem elini Tolga’nın omzuna koydu:
“Bir gün duvarın kapısını aralarsan… sadece bir kişi içeri girsin. Ama izin ver. Gerisi olur.”
Tolga başını salladı.
Ne tam kabul, ne tam reddediş.
Sokak kapısından çıktı. Gece serini yüzüne değdi.
Yürürken kendi ayak seslerini dinledi. Şehir uzadıkça içi daralmadı—ama hafifçe sızladı.
Evin kapısını açıp içeri girdiğinde, loş salon onu sessizce karşıladı. Anahtarı masaya bıraktı. Ayakkabılarını çıkardı. Telefonunu kapattı.
Ve nihayet yalnız kaldı.
Ama bu kez yalnızlık, alıştığı o keskin yalnızlık değildi.
Biraz daha yumuşaktı. Biraz daha düşünceli. Sanki bir şey yaklaşmış da henüz dokunmamıştı.
Tolga yatağa uzandı. Tavanı izledi.
Kafasının içinde şu cümle dolandı:
“Tesadüf dediğin şey, bazen kapıyı tıklatan kaderdir.”
Uyku, onu ağır ağır içine çekti.
Ve şehir susmadı.
Sadece fısıldadı.
Aylin — Su, Sessizlik ve Rüya
Evin kapısı, içeri giren yorgunluğun önünde saygıyla açıldı. Aylin anahtarı küçük kaseye bıraktı; metalin seramikle buluşan sesi gecenin içinde yankılandı ve sonra dağıldı. Ayakkabılarını sessizce çıkardı. Omuzlarından çantasını indirirken gün boyunca taşıdığı yük de hafifledi sanki—ama tamamen değil. İnce bir çizgi olarak hâlâ oradaydı.
Banyoya yürüdü. Aynanın karşısında bir an durdu.
Gözlerinin altında yorgunluğun soluk gölgesi vardı; ama onunla birlikte, çok uzaktan gelen bir kıvılcım da…
İnsan, bazen kendi bakışlarında kendine yabancı birini görürdü. İşte bu gece onlardan biriydi.
Suyu açtı.
Duş başlığından akan su, önce metal bir şarkı söyledi, sonra duruldu. Sıcaklık yavaşça yükseldi. Buhar aynaya tırmanırken, Aylin saçlarını geriye topladı ve suyun altına girdi. Omuzlarından boynuna süzülen damlalar, günün ağırlığını söküp aldı—sessizce, acele etmeden.
Su, bir şey söylemeden teselli ederdi.
Ve Aylin bu dili anlardı.
Gözlerini kapadı.
Zihni, gün boyunca sakladığı bütün düşünceleri suyun içine bıraktı. Rastlaşmalar… yoldan geçen yüzler… bir şarkının altını çizdiği duygular… hepsi birer yaprak gibi akıp gitti. Su yavaşladı, duruldu.
Bir süre sonra ışığı kapattı, odasına geçti. Temiz çarşafların serinliğine uzandı. Başını yastığa koydu. Perdeden sızan loş sokak ışığı tavana ince bir çizgi çizdi.
Ve o çizgi, yavaşça karardı.
Aylin uykuya düştü.
Rüya
Birden rıhtımdaydı.
Gece değildi tam olarak—gün doğmamış, gece bitmemişti. Arada, aralıksız bir saat. Denizin yüzeyi koyu bir mavi, ortasında titreyen küçük ışık lekeleri… Sanki biri gökyüzünü suya dökmüştü.
Şarkı söyleyen genç yine oradaydı. Sesi bu kez daha yakındı, daha içerden geliyordu. Ama kalabalık yoktu etrafta. Rıhtım boştu. Sanki dünya bir süreliğine unutulmuştu.
Aylin, o anın içine yerleşmişti. Rüzgâr, saçlarının arasından geçip kulağına bir sır fısıldar gibi esti.
Tam o sırada…
Genç adamın arkasında biri belirdi.
Dokuz yaşlarında bir çocuk.
Ellerini ceplerine sokmuş, başını biraz yana eğmiş. Yüzünde, dünyayı erkenden öğrenmiş çocuklara has bir ciddiyet vardı. Ama gözlerinde… kırılgan bir gölge.
Aylin önce görmezden geldi. Baktı, sonra bakmamış gibi yaptı.
Rüyalarda bile savunmalar insanla birlikte gelirdi.
Çocuk sessizce yaklaştı. Yanında durdu.
Bir süre konuşmadı. Denize baktı.
Sonra çok sakin, neredeyse rüzgâra karışan bir sesle sordu:
“Niye hep susuyorsun?”
Aylin cevap veremedi.
Bu rüyaydı—ama sorunun ağırlığı rüya olmaktan daha gerçekten geliyordu.
Çocuk tekrar konuştu:
“Biliyorum… zor. Çünkü söyleyince duyulmaz sanıyorsun. Duyulsa da incineceksin diye korkuyorsun.”
Aylin’in kalbi hafifçe sıkıştı.
“Sen… kimsin?” diyebildi nihayet.
Çocuk gözlerini denizden ayırmadan:
“Henüz konuşamadığın tarafın,” dedi. “Ama yalnız değilsin. Bir yerlerde… aynı dili konuşan biri daha var.”
Aylin istemsizce çevresine baktı.
Kimse yoktu.
Sadece şarkı.
Sadece deniz.
Sadece çocuk.
Ve sonra… çok uzak bir siluet belirdi. Net değildi. Bir adamın, omuzlarını biraz düşük taşıyan silueti. Sade. Sessiz. Yalnız.
Aylin kalbinin ritmini duydu.
Bilinmeyen, tanıdık bir şey gibi çarptı içeri.
“Kim bu?” diye fısıldadı.
Çocuk gülümsedi.
Hüzünlü ama sıcak.
“Vakti gelince hatırlayacaksın,” dedi.
Sonra rüzgâr biraz daha sert esti.
Denizin rengi dağıldı.
Ve Aylin, o soru dudaklarında asılı kalmışken uyandı:
“Kim bu?”
Odanın loşluğu yerli yerindeydi. Perdeden yine aynı sokak ışığı süzülüyordu. Kalbi biraz hızlı atıyordu ama korku yoktu. Daha çok… merak.
Bir süre tavana baktı.
Sonra, hiçbir şey olmamış gibi gözlerini yeniden kapadı.
Ama rüya, kalbinin bir yerine küçük bir işaret bıraktı.
Ve gece, usulca kaldığı yerden devam etti.


