Getting your Trinity Audio player ready...

Sabah, her zamanki gibi başlamadı.
Başladığı iddiasındaydı sadece.

Aylin gözlerini açtığında odanın içi henüz kararını vermemişti. Ne geceyi bırakıyor, ne sabaha tam teslim oluyordu. Perdeden sızan solgun ışık, eşyaların kenarlarını belirsizleştiriyor; her şeyi biraz rüyadan kalma yapıyordu. Yatağın kenarında oturdu, ayaklarını yere bastı. Soğuk. Gerçek.

Rüya çoktan dağılmış olmalıydı ama hissi hâlâ vücudundaydı. Bir cümle gibi… Söylenmemiş ama etkisi geçen. Çocuğun yüzü net değildi. Zaten net olmaması gerekiyordu. Dokuz yaş, belki on. Eller ceplerinde. Kendinden emin değil ama kaçacak da değil. Onu izleyen bir bakış vardı üzerinde; tanıdık ama ismi olmayan bir bakış.

“Kim bu?”
Bu cümleyle uyanmıştı.
Ama cevap sabaha sığmamıştı.

Duşa girdi. Suyun sesi düşüncelerini bastırmadı; aksine onları düzenledi. İnsan bazen susmak için gürültüye ihtiyaç duyardı. Aynadaki buğuyu eliyle sildiğinde yüzüne baktı. Gözlerinin altında ince bir yorgunluk. Uykusuzluktan değil; farkındalıktan.

Kahve makinesini çalıştırdı. O tanıdık ses. Hayatın “devam” düğmesi. Kupayı doldururken ellerinin titremediğini fark etti. Bu iyi bir şey miydi, emin olamadı.


Aynı saatlerde Tolga, evinin salonunda, pencereye sırtını verip ayakta duruyordu. Telefonu masadaydı. Bildirim yoktu. Zaten beklediği bir mesaj da yoktu. Ama beklemenin kendisi, insanın içini meşgul etmeye yetiyordu.

Cem’de kalmamıştı. Kalabilirdi. Ama kalmamıştı.
Bazı geceler insanın yalnız kalması gerekir.
Çünkü bazı düşünceler başkalarına misafir olmaz.

Restorasyon alanına gitmeden önce bir süre hiçbir şey yapmadı. Ne kahve içti ne müzik açtı. Sadece durdu. Ev sessizdi. Ama sessizlik huzurlu değildi. İçinde sorular dolaşıyordu. Son günlerde artan karşılaşmalar, aynı mekânların tekrar tekrar kesişmesi… Bunların tesadüf olma ihtimali matematiksel olarak azalıyordu. Ama mesele matematik değildi.

Mesele şuydu:
Bu karşılaşmaların onda uyandırdığı his, ilk kez yaşanmıyordu.

Anahtarlarını alıp çıktı. Kapıyı kilitlerken eli bir an duraksadı. Küçük bir şey. Ama fark etti.


Kadıköy rıhtımı sabahları başka bir şehirdi. Daha az iddialı, daha dürüst. İnsanlar birbirlerine bakmıyordu; ama aynı yöne bakıyorlardı. Vapur iskelesine yürürken Aylin’in adımları yavaştı. Bilinçli değildi bu. Sanki ayakları zamanla pazarlık yapıyordu.

Vapurun üst güvertesinde yer buldu. Deniz, her zamanki gibi oradaydı. Değişmeyen bir şeyin varlığı insana tuhaf bir güven verirdi. Çantasını yanına koydu, rüzgâr saçlarını yüzüne getirdi. O sırada… bir bakış hissetti.

Başını çevirmedi hemen.
Bazı bakışlar aceleye gelmez.

Tolga birkaç metre ötedeydi. Elinde kahvesi. Gözleri denizdeydi ama zihni başka bir yerde. Aynı anda, neredeyse fark etmeden, başını çevirdi. Göz göze geldiler.

Bu bir “ilk bakış” değildi.
Ama her seferinde ilkmiş gibi davranan bir an vardı aralarında.

Bakışlar uzadı.
Bir saniye… iki… üç…

Kimse gülmedi. Kimse başını çevirmedi.
Sonra vapur hareket etti. Motorun sesi araya girdi.
Gerçek, araya girdi.


Kahvaltı mekânı vapurdan sonra neredeyse tesadüf gibi duruyordu. Aynı sokak. Aynı cam kenarı masalar. Aylin menüyü açmadan sipariş verdi:
— Sahanda yumurta. Tam pişmiş olsun lütfen.

Tolga, garsona bakarken farkında olmadan ekledi:
— Kayısı kıvamı.

Garson başını salladı. Not aldı. Gitti.

Beklerken ikisi de camdan dışarı baktı. Aynı anda.
Bu kez bakışmadılar.
Ama aynı şeye bakmak da bir çeşit yakınlıktı.

Yumurtalar geldi. Tabaklar kondu. Çatal alındı.
İlk bakışta ikisi de durdu.

Aylin’in yumurtası akışkandı.
Tolga’nınki fazlasıyla pişmişti.

Bir an tereddüt. Sonra aynı anda, aralarında birkaç saniye farkla, ikisi de garsonu çağırdı.

— Pardon, sanırım bir karışıklık olmuş.
— Affedersiniz, benim istediğim bu değildi.

Garson şaşkınlıkla baktı. Sonra gülümsedi.
— Çok özür dilerim, masalar karışmış. Siparişiniz diğer masadaki beyefendiye gitmiş.

Cümle bitmeden, yeniden baktılar birbirlerine.

Bu kez daha kısa.
Ama daha net.

Sessizlik uzadı.
Ve artık kimse bunun tesadüf olduğuna inanmıyordu.


Aylin mekândan çıktığında, arkasına bakmadı.
Bakmak, bir şey istemek gibi gelirdi ona.
İstemediğini kendine defalarca hatırlatmıştı.

Vapurdan sonra yürüdü.
Kulaklık takmadı.
Şehrin sesini dinlemek istedi. Çünkü kaçacak bir şey yoktu artık; sadece ertelenecek düşünceler vardı.

Ofise girdiğinde herkes yerindeydi.
Masalar, ekranlar, kahveler.
Hayat prova almıyordu, doğrudan oynuyordu.

Dosyayı açtı.
Nihan’ın dün verdiği metin.
Altını çizdiği bir cümlede durdu:

“Eksik olan şey duygu değil. Cesaret.”

Kapatmadı dosyayı.
Ama devam da etmedi.


Tolga restorasyon alanına girdiğinde taşlar soğuktu.
Eldivenlerini taktı.
Duvarın bir köşesine fazla bastı.
Küçük bir parça düştü.

Usta baktı.
— Olur böyle, dedi.
Tolga başını salladı.

Olurdu.
Ama her şey olmamalıydı.

Öğle arası geldi.
Sigara yakmadı.
Kahvesini aldı.
Duvara yaslandı.

Aklına kahvaltı geldi.
Yumurta değil.
Bakış.

Bir insanın sana bakıp hiçbir şey istememesi nadirdi.
O bakış, alışık olmadığı bir boşluk bırakmıştı.


Akşam oldu.
Aylin eve döndüğünde ayakkabılarını kapının önünde çıkardı.
Duşa girdi.
Suyun altında durdu ama acele etmedi.

Yatağa uzandığında yorgun değildi.
Sadece doluydu.

Uykuya dalarken rıhtımı gördü.
Şarkıyı.
Sokak sanatçısının arkasında duran silueti.

Bu kez çocuktu.
Eller cebinde.
Bakıyordu.

Aylin rüyada geri çekildi.
Sonra durdu.

Sen kimsin? demeye çalıştı.

Uyandı.

Kalbi hızlıydı ama korkmamıştı.
Sadece bir şeyin başladığını hissetmişti.
Adını koymadan.


Sabah yine geldi.
Rutine devam ettiler.

Ama artık şehir,
onlar fark etmese de
ikisini aynı ihtimallerde dolaştırıyordu.

5 1 vote
Article Rating