|
Getting your Trinity Audio player ready...
|
Sabah, Aylin için alarmdan çok bir kabullenişti.
Kalktı, hazırlandı, aynaya bakıp uzun uzun durmadı. Aynalar sabahları fazla şey söylerdi.
Kadıköy sokaklarında yürürken, adımlarını ayarladı; ne çok hızlı, ne çok yavaş.
İnsanlar arasından geçerken fark edilmemekle güçlü görünmek arasında ince bir çizgide yürüyordu.
Çantasını omzuna biraz daha yukarı çekti. Bu, ona kontrol hissi verirdi.
Ofiste gün, birbirine benzeyen saatler hâlinde aktı.
Bir sunum, bir mail, bir onay.
Nihan yoktu bugün. Bu eksiklik Aylin’in fark ettiği ama adını koymadığı bir boşluk yarattı.
Öğle yemeğini yine atladı.
Masasında oturdu, gözlerini kapadı, birkaç dakika hiçbir şey düşünmemeye çalıştı.
Ama şehir buna izin vermezdi.
Tolga’nın sabahı daha sessizdi.
Karaköy’deki bina, onu her zamanki gibi sabırla bekliyordu.
Eldivenlerini giydi, eski duvara dokundu.
Bazı yüzeyler, insanlardan daha dürüsttü.
Ne varsa gösterirlerdi; saklamazlardı.
Gün boyunca bir çırak uğradı, bir esnaf selam verdi, bir çay geldi.
Konuşmalar kısa, bakışlar uzundu.
Tolga öğleden sonra bir an durdu, pencereden dışarı baktı.
Deniz görünmüyordu ama orada olduğunu biliyordu.
Bazı şeyler görünmeden de var olabiliyordu.
Akşamüstü, Aylin ofisten çıktığında hava hâlâ aydınlıktı ama yorgundu.
Bir kahve almayı düşündü, vazgeçti.
Yürümek istedi.
Kalabalık içinden geçerken bir an durdu; neden durduğunu bilmiyordu.
Bir ses, bir gölge, belki sadece kendi zihni…
Devam etti.
Aynı saatlerde Tolga da işi erken bıraktı.
Ellerini yıkadı, üstünü değiştirdi.
Sokağa çıktığında bir an durdu.
İçinde hafif bir huzursuzluk vardı; açıklayamadığı türden.
Sanki bir şey az önce geçmişti yanından.
O gün birbirlerini görmediler.
Ama şehir, ikisine de aynı cümleyi fısıldadı:
“Biraz daha dikkat et.”
Aylin eve girdiğinde ışığı hemen yakmadı.
Ayakkabılarını kapının yanında çıkardı, montunu askıya asarken sesi çıkmasın diye yavaş davrandı. Ev, sessizdi ama boş değildi; gün boyu biriken düşünceler odalara dağılmış gibiydi.
Telefonunu eline aldı, ekrana baktı. Nihan’ın adını aramak için bir bahaneye ihtiyacı yoktu aslında ama yine de zihninde küçük bir gerekçe kurdu.
Aradı.
— “Uyutmuyorumdur umarım.”
— “Uyuyor olsam açmazdım. Sesin iyi geldi.”
Aylin kanepeye oturdu, ayaklarını altına aldı.
— “Bugün ofis çok boğucuydu. Herkes konuşuyor ama kimse bir şey söylemiyor gibi.”
Nihan gülümsediğini belli eden o kısa nefesi verdi.
— “Herkes dolu ama kimse taşmak istemiyor. Sen taşmaktan korkmazdın eskiden.”
— “Eskiden… her şey daha az iz bırakıyordu.”
Bir an sustular.
Nihan, bu suskunluğun içini boş bırakmadı.
— “Bak, yarın şu projeye tekrar bakarız. Ama sen bugün kendin için bir şey yaptın mı?”
Aylin başını koltuğun arkasına yasladı.
— “Yaptım sanırım. Eve geldim.”
— “Bu bir başlangıç.”
Aylin gülümsedi ama sesi gülmedi.
— “Her şey çok yakın gibi ama dokunamıyorum.”
— “Yakın olan şeyler bazen en geç ulaşılır olanlardır.”
Konuşma uzamadı. Uzasa da aynı yere dönecekti.
Aylin telefonu kapattığında ev biraz daha ısınmış gibiydi.
Tolga ise yerinde duramıyordu.
Evin içinde dolaştı, pencereye çıktı, geri döndü.
Bir sigara yakmayı düşündü, vazgeçti.
Cem’i aramak aklına geldi, aramadı.
Sonunda montunu aldı. Bu bir karar değildi, daha çok bir teslim oluştu.
Vapura binmek istemesinin gerçek sebebi karşıya geçmek değildi.
Kendinden uzaklaşmak istiyordu.
Vapurda otururken camdan yansıyan yüzüne baktı. Tanıdıktı ama yabancıydı da.
Kadıköy’e indiğinde rıhtım kalabalıktı. İnsanlar vardı, sesler vardı ama hepsi fonda gibiydi.
Bir süre yürüdü. Sonra bir banka oturdu.
Ellerini paltosunun cebine soktu. Soğuk, içeri girmeye çalışıyordu.
Denizi izlerken yanına biri yaklaştı.
— “Abi çay ister misin?”
Tolga başını çevirdi. On yaşlarında, yanakları kızarmış bir çocuk. Tepsisinde buharı tüten bardaklar.
— “İstemiyorum sağ ol.”
Çocuk gitmedi.
— “İçince iyi geliyor. Annem de böyle der.”
Tolga istemsizce güldü.
— “Annen haklıdır o zaman.”
— “Haklı. Hem boğaza bakarken içilir çay.”
Tolga sustu. Sonra başıyla işaret etti.
— “Bir tane.”
Çocuk bardağı uzatırken gözlerini kaçırmadı.
— “Buraya çok gelen var ama herkes aynı yere bakmıyor.”
— “Sen neye bakıyorsun?”
— “Eve.”
Tolga çayı aldı, bir yudum içti.
— “Ben de galiba.”
Çocuk parasını aldı, gitmeden önce döndü.
— “Abi, çay bitince daha iyi hissediyorsun.”
Tolga çocuğun arkasından baktı.
Çay bitmedi. Ama içi biraz duruldu.
O gece şehir, ikisini de aynı yere koymadı.
Ama aynı sorunun etrafında dolaştırdı.
Henüz cevap yoktu.
Ama bekleyen bir şey vardı.


