Getting your Trinity Audio player ready...

Bazı yerler, gelmeden önce karar verir kimin gireceğine.

Binaya ilk gelen, sabahın kendisiydi.
Güneş henüz Karaköy’ün taşlarına tam yerleşmemişti; ışık, cephede geziniyor, pencerelerin kenarlarına tutunuyordu. Yüksek iç mimar, binanın karşısında durduğunda saate bakmadı. Saatin burada hükmü yoktu. Elindeki dosyayı kolunun altına sıkıştırdı, başını kaldırıp cepheyi süzdü.

“Dış cephe bu mu?”
Soru, meraktan çok teyit içindi.

Firma yetkilisi başını salladı.
“Evet. Taşlar temizlendi, özgün dokuyu bozmadık. Son rötuşlar kaldı.”
“İçeri?”
“Bir kat tamamen hazır. Üstler çalışılıyor ama bugün kimse ortalıkta olmaz.”

İç mimar binaya doğru birkaç adım attı. Kapının önünde durdu.
“Olmasın zaten,” dedi.
“Burası satılacak bir şey değil. Hissedilecek.”

Yetkili, bu cümleyi not almadı. Ama aklında tuttu.
“Ajans tarafı öğleden sonra gelsin. Kalabalık istemiyorum. Çalışanlar görünmesin. Binanın kendisi konuşsun.”
“Anlaşıldı.”

İç mimar binaya girmedi.
Sadece baktı.
Bazen bir yerin hazır olup olmadığını anlamak için içine girmek gerekmezdi.


Aynı saatlerde, ajansın mutfağında kahve makinesi homurdanıyordu.
Aylin masasında oturuyordu. Bilgisayarı açıktı ama ekranla göz göze gelmiyordu.
Ajans sahibi kapıdan çıktı, etrafına hızlıca baktı.

“Aylin.”
Aylin başını kaldırdı.
“Evet?”
“Karaköy’deki restorasyon işi var ya… Öğleden sonra bina ziyareti.”
“Bitmiş mi?”
“Bitmeye yakın. Doku önemliymiş. Laf olsun diye gelinmesini istemiyorlar.”

Aylin sandalyede hafifçe geriye yaslandı.
“Yanıma birini alayım mı?”
“Nihan gelsin. Sen bak, o hissetsin.”

Cümle kısa kurulmuştu ama karar netti.
Aylin itiraz etmedi. Dosyayı kapattı.
“Saat?”
“Üç gibi. Kalabalık olmadan.”

Ajans sahibi odasına döndü.
Aylin masasında kaldı. Bir an yerinden kalkmadı.
Karaköy kelimesi, zihninde bir yere çarptı ama nedenini bulmadı.


Öğleden sonra, bina hazırlanırken, üst katlarda Tolga çalışıyordu.
Aşağıdan gelen ayak sesleri sabahkilerden farklıydı.
Kontrol edenlerin sesi…
Bakan ama dokunmayanların sesi…

Birinin “ortada kimse olmasın” dediğini duydu.
Tolga durdu.
Bir an için elindeki işi bıraktı.
Sonra devam etti.

İnmedi.
İnmek istemedi.

Bazı günler, görünmemek çalışmanın bir parçasıydı.


Aylin ve Nihan henüz yoldaydı.
Bina onları bekliyordu.
Tolga farkında değildi ama o gün yaptığı iş, ilk kez birine anlatılacaktı.
O anlatan kişiyle konuşmadan.

Ve şehir, her zamanki gibi,
önce ayarladı,
sonra sustu.


Binanın önü sabah kalabalığından yeni sıyrılmıştı.
Karaköy’ün o kendine has telaşı, kaldırımda yarım bırakılmış cümleler gibi dağılmıştı etrafa. Birinin aceleyle bitiremediği bir telefon konuşması, diğerinin yetişemediği bir vapur… Hepsi geride kalmıştı.

Restorasyonu bitmek üzere olan yapı, dışarıdan bakıldığında hâlâ mesafeliydi. Kendini hemen açmıyordu. Ama yaklaştıkça bir şey söylüyordu insana.
Taşıdığı yıllar, üstünden silinmeye çalışılan izler, duvar aralarında saklanan sabır…

Aylin binaya bakarken adımlarını yavaşlattı.
Yanında Nihan vardı; elinde not defteri, gözleri cephede dolaşıyordu. Onlara eşlik eden firma yetkilisi konuşuyordu ama kelimeler Aylin’e uğramadan geçiyordu. Onun dikkati söylenenlerde değil, söylenmeyenlerdeydi.

Taşların arasındaki soluk.
Demirlerin pası.
Merdivenlerin, çıkarken çıkmaktan vazgeçmiş sesi…

— “Dış cephe neredeyse tamamlandı,” dedi adam.
— “İçeride bir kat bitmiş durumda. Üst katlar hâlâ çalışılıyor.”

Aylin başını salladı. Not almadı. Henüz alınacak bir not yoktu.
Bazı yapılar önce dinlenirdi.

Kapıdan içeri girdiklerinde hissettiği şey, bir yere girmekten çok bir şeye dâhil olmaktı. Binanın içi serindi ama soğuk değildi. Sanki kendini tutuyordu.

İlk bitmiş kata çıktılar.
Duvarlar temizlenmişti ama yeni değildi; aksine, yaşını inkâr etmeyen bir hâli vardı. Katman katman ortaya çıkarılmış bir geçmiş gibi duruyordu.

Aylin durdu.
Elini cebinden çıkarmadı ama bakışı duvarda uzun süre kaldı.

— “Burada bir şey var,” dedi.

Nihan döndü, onu süzdü.
— “Neyi kastediyorsun?”

Aylin bir an düşündü.
— “Anlatmak istemiyor gibi,” dedi sonra.
— “Ama saklanmıyor da.”

Ses tonu sakindi. Cümle basitti. Ama içinde bir tanışıklık vardı.
Kendi bile fark etmeden.

Aynı anda, binanın üst katlarından birinde Tolga duruyordu.

Ellerinde eldiven yoktu. İş durmuştu. Aslında durmamıştı; sadece onun için durmuştu.
Aşağıdan gelen sesler, merdiven boşluğunda yankılanarak yukarı çıkıyordu. Ayak sesleri. Kısa duraksamalar. Yarım cümleler.

Sonra o sesi duydu.

Net değildi.
Yüksek değildi.
Ama tanıdıktı.

Tolga olduğu yerde kaldı. Başını merdiven boşluğuna çevirmedi bile. Çünkü bakarsa, bir şeyin netleşeceğini biliyordu.
Bazı şeylerin netleşmesi, insanın işini zorlaştırırdı.

Ses, bir cümleyi bitirirken hafifçe düşüyordu.
Soru sorarken değil, fark ederken konuşan bir sesti bu.

Kahvaltı mekânındaki kız.

Siparişi yanlış gelen…
Ama itiraz ederken bile kimseyi incitmeyen.

Tolga bir adım geri çekildi.
Kendini göstermedi.
Gölgeyi seçti.

Ama kulak vermekten vazgeçmedi.

Aylin aşağıda konuşmaya devam ediyordu.
— “Burada kelimeler çok bağırmamalı,” dediğini duydu.
— “Bina kendi sesini zaten taşıyor.”

Tolga yutkundu.
Bu cümle ona ait değildi. Ama yaptığı işin karşılığıydı. Günlerdir dokunduğu, kazıdığı, sabırla ortaya çıkardığı şeyin söze dökülmüş hâliydi.

Bir an için aşağı inmeyi düşündü.
Merdivene doğru bir adım attı.
Sonra durdu.

Bazı karşılaşmalar,
aynı katta olmadan yaşanmalıydı.

Aylin o sırada, nedenini bilmediği bir huzursuzlukla başını hafifçe yukarı kaldırdı.
Bakmadı.
Ama dinledi.

Binanın içinde bir sessizlik vardı.
Çalışmanın sessizliği değil…
Fark edilmenin sessizliği.

Ve o an, ikisi de şunu bilmiyordu ama hissetmişti:
Artık bu hikâye, sadece şehirle ilgili değildi.

5 1 vote
Article Rating