Getting your Trinity Audio player ready...

Binanın içi öğleden sonra saatlerinde daha çok şey anlatırdı. Sabahın telaşı çekilmiş, akşamın aceleciliği henüz gelmemişti. Duvarlar, bu aralıkta konuşurdu. Kimsenin zorlamadığı, kimsenin hızlandırmadığı bir dilde.

Aylin merdiven boşluğunda durdu. Yukarıdan gelen ışık, basamakların kenarlarında ince bir çizgi bırakıyordu. İlk bitmiş katın sessizliği, yeni yapılmış bir şeyin suskunluğu değildi; tam tersine, yerine oturmuş bir hâli vardı. Sanki bina, kendini anlatmak için doğru zamanı beklemişti.

Nihan not defterini kapattı.
“Burayı anlatmak zor olmayacak,” dedi.
“Zor olan, fazla anlatmamak.”

Aylin başını salladı. Bu cümle ona tanıdık gelmişti ama nereden tanıdığını çıkarmadı. Bazı şeyler tanıdık olurdu, kaynağı önemli değildi.

Refakatçi adam, saatine baktı.
“Üst katlara çıkmayacağız,” dedi.
“Çalışma var. Ama aşağısı yeterli.”

Aylin “yeterli” kelimesine takıldı. Yeterli olan şeyler genelde eksik bırakırdı. Ama bugün bunu tartışacak hâli yoktu. Elini korkuluğa koydu, basamakların taşına baktı. Parmaklarının ucunda toz yoktu. Temizlenmişti ama steril değildi. İz bırakmaya izin veren bir temizlikti bu.

“Burada kullanılan malzeme…” diye başladı Aylin.
Cümleyi bitirmedi. Çünkü zaten anlatılan şey malzeme değildi.


Üst katta Tolga durmuştu.

İş durmuş değildi, ama onun için durmuştu. Eldivenleri cebindeydi. Duvara yaslanmış, aşağıdan gelen sesleri dinliyordu. Sesler, merdiven boşluğunda yankılanarak yukarı çıkıyordu; netleşmeden, ama kaybolmadan.

İki kadın sesi.

Birinin tonu daha yumuşaktı. Diğerinin…
Diğeri buydu işte.

Tolga bu sesi daha önce duymuştu.
Yüksek sesle değil.
Uzun uzun da değil.

Ama ayırt edilebilir bir şekilde.

Kahvaltıdaki kız.
Cümleleri bitirirken sesi düşen.
Soru sorarken değil, fark ederken konuşan.

Bir adım atmadı.
Merdivene yaklaşmadı.
Kendini göstermedi.

Bunun bir korku olmadığını kendine söyledi. Daha çok, bozmak istememekti. Bazı anlar vardı, içine girilmezdi; uzaktan durulur, olduğu gibi kalmasına izin verilirdi.

Aşağıdan gelen sesler bir süre daha dolaştı. Sonra duraksadı. Refakatçi adamın sesi duyuldu.

“Şu merdiven boşluğundaki işi kim yaptı?”

Bu soru, binanın içinde askıda kaldı.
Tolga cevap vermedi hemen.
İlk kez, kaçmak ile görünmek arasında kaldı.

Sonra adımlar duyuldu. Yukarıdan aşağı değil, yanından gelen adımlar. Birileri bekliyordu. Soru oradaydı.

Tolga merdivene yöneldi.


Aylin, başını kaldırdığında ilk gördüğü şey yüz olmadı.
Omuzlar oldu.
Duruş.

İnsan bazı insanları yüzünden önce duruşundan tanırdı.

Tolga basamaklardan indiğinde, binanın içindeki ses değişti. Çok hafif. Ama Aylin fark etti. Bir şey yer değiştirmişti.

“Ben,” dedi Tolga.
Tek kelime.

Sesi, merdiven boşluğunda yankılandı.
Aylin’in zihninde bir kapı kapandı, bir diğeri açıldı.

İşte buydu.
Ses.

Kahvaltıdaki masa.
Yanlış gelen yumurta.
İtiraz ederken kimseyi incitmeyen o ton.

Aylin gözlerini kaçırmadı. Ama bakmadı da. Bir anlık bir duruştu bu. Sonra başını salladı.

“Emeği hissediliyor,” dedi.
“Zorlamamışsınız.”

Tolga cevap vermedi. Cevap verilecek bir cümle değildi bu. Daha çok kabul edilirdi. O da öyle yaptı.

Refakatçi adam araya girdi, teknik bir şeyler sordu. Nihan not aldı. Cümleler dolaştı. İş konuşuldu.

Ama o aralıkta,
iki insan aynı mekânda durmanın ne demek olduğunu anladı.

İsimler söylenmedi.
Tokalaşılmadı.
Gülümseme bile olmadı.

Ama artık biri, bir sesti olmaktan çıkmıştı.

Aylin merdivene yöneldiğinde, Tolga geri çekildi. Aynı anda. Bunu planlamamışlardı. Zamanlamalar örtüştü. Göz göze gelmediler. Ama birbirlerini bildiler.

Aylin kapıya doğru yürürken, içeride bıraktığı şeyin bir bina olmadığını fark etti.
Tolga, merdiven boşluğunda dururken, aşağıdan gelen sesin artık sadece bir ses olmadığını biliyordu.

Binanın kapısı kapandı.

Ama içeride kalan şey,
kapanacak türden değildi.

Merdiven boşluğu, binanın en dürüst yeriydi.
Ne cephe kadar gösterişliydi, ne odalar kadar işlevsel.
İnsanlar genelde geçip giderdi; bakmazdı.
Ama Tolga orayı özellikle bırakmıştı.

Korkuluğun demiri, eski formuna sadık kalacak şekilde temizlenmişti. Yeni değildi; parlamıyordu. Elini sürünce soğuk bir güven veriyordu insana. Basamakların kenarları, yıllarca aşınmış taşın içinden çıkan ince çizgilerle yeniden belirginleşmişti. Ne fazla düzeltilmişti ne de bilerek yıpratılmış.
Olduğu gibi bırakılmıştı.

Aylin, refakatçi adam konuşurken basamaklara baktı. Sonra korkuluğa. Sonra ışığın yukarıdan aşağıya nasıl indiğine. Merdiven boşluğu, yukarıdan gelen gün ışığını bölmeden taşıyordu. Sanki bina, yukarıyı saklamıyor, sadece yavaşlatıyordu.

Bunu biri bilerek yapmış, diye düşündü.

Tolga, birkaç basamak aşağıda durmuştu. Konuşmaya dâhil olmamıştı. Ama yaptığı iş konuşuyordu zaten. Eldivenlerini cebinden çıkardı; elleri çıplaktı. Toz yoktu üstünde. Ama iş vardı.

Aylin, basamaklardan birini hafifçe ayağıyla yokladı.
Ses çıkmadı.
Bu onu şaşırttı.

Sessizlik zor bir iştir, diye geçti içinden.
En ufak hatayı bağırarak belli eder.

Merdiven boşluğunda durdukları o birkaç saniye boyunca Aylin’in dikkati dağıldı. Ajans, metinler, kampanyalar… Hepsi geride kaldı. Gördüğü şey bir “mekân” değildi; bir tutumdu.

Bir şeyin fazla düzeltilmemiş olması,
birinin kendini geri çekebilmesi,
ve buna rağmen iz bırakması.

Tolga’nın iç sesi, aynı anda bambaşka bir yerdeydi.

Aşağı bakma, dedi kendine.
Bakarsan, yaptığın işi değil, yaptığın etkiyi göreceksin.

Ama duymuştu.
Aylin’in ayağının basamakta duruşunu.
Sessizliği fark edişini.
İnsanların genelde geçip gittiği yerde duruşunu.

Gördü, diye düşündü.
Ama söylemeyecek.

Bu onu hem rahatlattı hem de tuhaf bir şekilde huzursuz etti.

Aylin başını kaldırdı. Tolga’ya değil—boşluğa baktı.
“Burayı bozmak istememişsiniz,” dedi.
Cümle sade çıktı ağzından. Fazlası yoktu.
Ama tonunda bir teşekkür vardı.

Tolga başını hafifçe salladı.
“Burası zaten çalışıyordu,” dedi.
“Biz sadece sesini kısmadık.”

Bu, iş konuşması değildi.
Ama kimse itiraz etmedi.

Aylin o an durduğunu fark etti. İçinde bir şeyin, gereğinden fazla yaklaştığını hissetti. Kendini hemen geri çekti. Yüzüne yerleşen ifade değişmedi. Gözleri sakin kaldı.
Bunu burada bırak, dedi kendine.
İşe döndür.

Nihan’a döndü, not defterine bakıyormuş gibi yaptı.
“Alt metni zorlamayalım,” dedi.
“Bu binanın dili bağırarak değil, fısıldayarak çalışıyor.”

Tolga bu cümleyi bir yere koydu.
Yüksek bir yere değil.
Ama kolay ulaşılır bir yere.

Görüşme kısa sürdü. Gerekenden uzun da değildi. Aylin kapıya yöneldiğinde, merdiven boşluğuna son bir kez baktı. Bu kez ayağını basmadı. Sadece durdu.

Tolga, aynı anda geri çekildi.
Birbirlerine bakmadılar.
Ama ikisi de, aynı şeyi fark etmişti:

Bazı işler,
bazı insanlar gibi,
ilk bakışta değil,
durunca anlaşılırdı.

Kapı kapandığında binanın içi yeniden sessizleşti.
Ama bu, eski sessizlik değildi.

Tolga merdiven boşluğunda kaldı. Yukarı çıkmadı. Aşağı inmedi. Eli korkuluğa gitti. Bir an durdu.

Aynı katta olmadan da, diye düşündü,
biriyle aynı yerde durmak mümkünmüş.

Aylin ise dışarı çıktığında yüzündeki ifade hiç değişmedi. Yürüyüşü aynıydı. Nihan’la konuşmaya devam etti.
Ama adımlarının ritmi,
biraz önce bıraktığı yerden farklıydı.


Aylin ve Nihan binadan çıktıklarında Karaköy’ün öğleden sonrası başlamıştı. Sabahın sertliği çekilmiş, akşamın telaşı henüz gelmemişti. Sokaklar, kararını vermemiş bir ruh hâli gibi aradaydı. Nihan bir şeyler anlatıyordu; ajansın temposu, müşterinin beklentisi, yetişmesi gereken işler… Aylin başını sallıyordu. Dinliyordu. Ama aslında içeride başka bir konuşma çoktan başlamıştı.

Bu kadar etkilenmen normal değil, dedi kendi kendine.
Bir bina bu. Bir iş. Gördüğün şey taş, demir, ışık.

Ama içindeki ses itiraz etti.

Hayır, dedi.
Gördüğün şey, birinin kendini geri çekebilme biçimi.

Merdiven boşluğu gözlerinin önüne geldi. Basamakların kenarındaki aşınma. Korkuluğun soğuk ama güven veren dokusu. Sessizlik…
Sessizlik bozulmamıştı.
Kim yapmışsa, orada görünmemeyi seçmişti.

Neden bu kadar tanıdık geldi sana?

Aylin adımlarını biraz yavaşlattı. Nihan fark etmedi; fark etmesine gerek yoktu. Bu yürüyüş, iki kişi arasında olsa da hesap tek başınaydı.

Kahvaltıdaki adam, diye düşündü.
Yüzünü hatırlamıyorsun ama sesini hatırlıyorsun.
Rüyandaki çocuk… elleri cebinde duran, konuşmakla susmak arasında kalmış hâli…

Birden durdu.

O çocuk yalnız değildi, dedi içinden.
O çocuk… korunuyordu.

Rüyadaki siluet, ses, merdiven boşluğundaki duruş… Hepsi aynı yere bağlanıyordu. Birine değil; bir tavıra. Kendini geri çekerek var olma hâline.

Bu bir romantik etki değil, diye karar verdi.
Bu, tanıdık bir yara.

Kendi yarasına dokunur gibi ürperdi.
Neden seni bu kadar sarstı?
Çünkü o da yıllarca kendini böyle korumuştu. Fazla yaklaşmadan. Fazla bağırmadan. Fazla istemeden.

Nihan’ın sesi kulaklarına geri döndü.
“Bence kampanya dili yumuşak olmalı,” diyordu.
Aylin başını çevirdi, gülümsedi.
“Evet,” dedi.
“Yumuşak ama net.”

Ama içinden geçen cümle başkaydı:

Bazı şeyler netleşince yumuşamaz,
yumuşayınca netleşir.


Onlar gittikten sonra bina bir süre sessiz kaldı.
Sonra Tolga merdiven boşluğundan çıktı.

Eldivenlerini bir kenara bıraktı. Tozunu silmedi; gerek yoktu. İş bitmişti. En azından bugün için. Binanın önündeki küçük dinlenme alanına geçti. Beton banklardan birine oturdu. Sırtını duvara yasladı. Güneş doğrudan vurmuyordu ama ısıyı taşıyordu.

İnmemeliydin, dedi kendine.
Ama indin.

Sonra sustu.
Bu cümleyi fazla sert buldu.

İnmek değil, diye düzeltti.
Görünmekti mesele.

Ellerini paltosunun cebine soktu. Aynı hareketi yıllardır yapıyordu. Kendini toparlamak için değil; dağılmamak için.

Aylin’in sesi hâlâ kulağındaydı.
Cümlelerinden çok, durakları.
Bir şeyi söylerken değil, bitirirken düşen ton.

Gördü, diye düşündü.
Ama sakladı.

Bu düşünce onu ilk kez rahatlatmıştı.
Birinin görüp saklaması…
Bu, bağırmaktan daha güvenilirdi.

Ben de saklıyorum, dedi kendine.
Ama ilk kez biri sakladığımı fark etti.

Bu cümle, içindeki eski tutucu sesi susturdu.
Yaklaşma, diyen sesi.
Risk alma, diyen sesi.

Yerine başka bir şey geldi.
Daha yumuşak.
Daha az buyurgan.

Henüz değil, dedi.
Ama tamamen kapalı da değil.

Ayağa kalktı. Binaya son bir kez baktı. Merdiven boşluğuna. Korkuluğa. Işığın yukarıdan aşağıya akışına.

Bunu biri hissetti, diye düşündü.
Ve bunu düzeltmek istemedi.

Bu, yaptığı işten daha fazlasıydı.
Bu, ilk kez kendi iç hâlinin bir başkası tarafından fark edilmesiydi.

Yürümeye başladı.
Adımları daha hafifti.
Hızlanmadı. Ama sert de değildi.

Ve o an, ikisi de aynı şeyi bilmiyordu ama hissediyordu:

Bu tanışma,
bir başlangıç değildi.

Bir çözülmeydi.

Ve çözülen şeyler,
bir daha eski hâline dönmezdi.

5 1 vote
Article Rating