Tolga restorasyon yapılan binadan çıktığında akşam çoktan yerleşmişti.

Üzerini değiştirirken dolabın kapağını kapatmış, anahtarı cebine atmıştı. Saatine uzanmayı düşünmemişti bile. Taş, toz, gün boyu süren dikkat… Saat, dolabın içinde kalmıştı.

Karaköy kalabalığı tek yönde akıyordu. Ofislerden çıkanlar, vapura yetişmeye çalışanlar, akşamı bir yere bırakmak isteyenler… Tolga bu akışın içinde yürüdü. Aklında arkadaşının yanına uğrama fikri vardı ama karar hâline gelmemişti. Önce karşıya geçmek istiyordu.

İskele doluydu. Güvertede omuz omuza duruluyordu. Tolga cam kenarına yakın bir noktada yer buldu. Eminönü tarafı ışıkla ve hareketle doluydu.

Saatine bakmak için bileğini kaldırdı.
Boşlukla karşılaştı.

O an hatırladı.
Saat, dolaptaydı.

Cebine uzandı. Telefonu çıkardı. Ekranı açtı. Saat bilgisi üstteydi. Gözleri, ekranın ortasında duran yazıya takıldı.

Bilinmeyen Numara

Mesaj oradaydı.
Açılmamıştı.

Vapur hareket etti. Motor sesi konuşmaları bastırdı. Şehir geriye doğru kaymaya başladı.

Tolga mesajı açtı.

Cümle kısaydı. Tonu sakindi. Ama bağlamı yoktu. Bir binanın içinden sızmış gibiydi. Okudu. Bir kez daha okudu. Cümlenin neye tutunduğunu aradı.

Sonra buldu.

Dosya.
Merdiven boşluğu.
Işık.

Tereddüt etmedi.

Numarayı aradı.

Çağrı çalarken camdan dışarı baktı. Eminönü ışıkları titreşerek uzaklaşıyordu. Vapur hızlanıyordu.

“Merhaba…”

Kadın sesi kısa bir nefesle devam etti.

“Ben… Aylin. Projeden.”

İsim, Tolga’nın zihninde yerine oturdu. Mesajın neden şimdiye kadar açılmadığını anladı. Bazı şeyler, hazır olana kadar beklerdi.

“Aylin,” dedi.
“Kadıköy’e geçiyorum.”

Karşıdan ses geldi, bu kez daha net.

“Ben de,” dedi.
“Eğer vaktin varsa… konuşabiliriz.”

Tolga camdan dışarı baktı. Karşı kıyı artık seçiliyordu.

“Var,” dedi.
“Gel konuşalım.”

Saat söylendi.
Mekân söylendi.

İkisinin de bildiği, fazla açıklama istemeyen bir yer.
Bir saat.

Telefon kapandığında Tolga telefonu cebine koydu. Vapur Kadıköy’e yaklaşırken kalabalık yön değiştirdi. Çantalar omuzlara alındı, bakışlar kapıya çevrildi.

Akşam artık başka bir yere gidiyordu.


Vira Vino

Kadıköy akşamı saat yedi civarında başka bir sesle konuşurdu. Günün telaşı çekilmiş, gece henüz yükünü bindirmemişti. Sokaklar doluydu ama acele yoktu. İnsanlar bir yere yetişmekten çok, bir yerde kalmak istiyordu.

Vira Vino’nun kapısı açıldığında içerideki ışık sokağın gürültüsünü yumuşattı. Ahşap raflar, şarap şişeleri, loşluk… Mekân ses istemiyordu; sesi ayıklıyordu. Dışarıdan gelen şehir uğultusu camdan süzülüyor ama konuşmaları bölmüyordu.

Tolga önce girdi. Ceketini sandalyenin arkasına astı. Ayakta dururken etrafı süzdü; acele etmedi. Masayı seçerken cam kenarını değil, biraz içte kalanı tercih etti. Şehrin sesi duyulsun ama içeri taşmasın ister gibiydi.

Aylin birkaç saniye sonra geldi.

Tolga ayağa kalktı. Bu refleks bilinçli değildi; alışkanlıktı. Doksanların, hâlâ omuzlarda taşınan terbiyesi gibi. Gülümsedi ama abartmadı. Aylin de başını hafifçe eğdi. Otururken göz göze geldiler.

Burada, diye düşündü Aylin.
Evet… burası doğru.

Garson yanlarına geldiğinde Tolga menüyü aldı. Kısa bir göz gezdirdi.

“Bir tadım alabilir miyiz?” dedi.
Sonra menüyü Aylin’e doğru çevirdi.
“Seçimi sana bırakalım.”

Aylin bir an durdu. Bu küçük jest, beklediğinden fazla yer kapladı içinde. Tadımı kabul etti. Şarapları dinledi. Not aldı gibi değil; hissettiği gibi seçti. Tolga o sırada menünün arkasından konuştu.

“Ortaya bir ordövr tabağı alalım,” dedi.
“Paylaşması kolay olsun.”

Garson uzaklaştığında Aylin içinden geçirdi:
Dinliyor.
Ama yön de veriyor.

Bu, alışık olmadığı ama yabancı da gelmeyen bir hâldi.

Şaraplar gelmeden önce Aylin öne eğildi.
“Şimdi girmezsem,” dedi,
“konu dağılacak.”

Tolga başını salladı.
“Dinliyorum.”

Aylin konuşmaya başladı. Binadan, detaylardan, kampanyanın ruhundan… Kelimeleri ölçülüydü. Abartmıyordu. Yıkmıyordu. Eksikleri gösterirken bir şeyleri korumaya çalışıyordu.

Tolga dinlerken sözünü kesmedi. Arada başını salladı. Arada kısa sorular sordu. Sorular, bilgi almak için değil; doğru yerden baktığını göstermek içindi.

Aylin konuşurken içinden geçen şey netti:
Beni gerçekten dinliyor.
Yanıt vermek için değil… anlamak için.

Şaraplar geldi. Kadehler doldu. İlk yudumlar temkinliydi. Kırmızı şarap, konuşmanın hızını düşürdü. Ordövr tabağından birer lokma aldılar. Masadaki sessizlik rahatsız edici değildi. Tam tersine, konuşmanın yerini sağlamlaştırıyordu.

Tolga konunun teknik tarafına girdi. Kısa, net, gösterişsiz. Ne bildiğini sergilemek için konuşmuyordu. Karar alabilmek için konuşuyordu.

Aylin onu dinlerken fark etti:
Bu hayranlık, dedi içinden,
hoşlanmanın aceleciliğine benzemiyor.

Bu, birinin işini ve duruşunu ciddiye almanın verdiği ağır ama sakin bir duyguydu.

İlk kadehin sonlarına doğru konu kendiliğinden toparlandı. Cümleler uzamadı. Detaylar yerini buldu.

Tolga kadehini masaya bıraktı.
“Yarın Hulusi Bey’le konuşurum,” dedi.
“Netleştirip dönüş yaparım.”

Bu cümle, masada bir mutabakat gibi durdu. Resmi değildi ama sağlamdı.

Aylin başını salladı.
“Tamam,” dedi.
“Beklerim.”

Şaraplar bittiğinde kimse kalkmayı teklif etmedi. İkinci kadeh kendiliğinden geldi. Şehir sesi biraz daha içeri sızdı. Mekân doldu ama masaları ayıran mesafe hâlâ vardı.

Artık iş konuşulmuyordu.
Ama konuşma da bitmemişti.

Kelimeler yavaşladı. Konular gündelikleşti. Şehrin halleri, Kadıköy akşamları, eskiden sevilen yerler… Hiçbiri kişisel değildi ama hepsi yakındı.

Ruhlar, konuşmanın arasından birbirine değiyordu.
Fark edilmeden.
Zorlanmadan.

Ve ikisi de bunu fark ediyordu.


Vira Vino – İçeride Kalanlar

İkinci kadehler yarılanmıştı. Mekân dolmuştu ama kalabalık değildi. Masalar konuşuyor, sesler birbirine karışmıyordu. Şehir camın arkasında kalmış, içeride başka bir tempo başlamıştı.

O an, yan masadan bir ses yükseldi.

Yüksek değil.
Ama keskin.

Bir kadın cümlesini bitiremeden sustu. Adamın sesi daha düz, daha yorgundu. Ne bağırıyordu ne açıklıyordu. Bitmiş bir şeyi tekrar kurmaya çalışan biri gibi konuşuyordu.

Tolga istemsizce baktı.
Aylin bakmadı.
Ama duydu.

Kadın bir şey söyledi. Cümle yarım kaldı. Adam sandalyesini geriye itti. Hesabı masaya bıraktı. Ceketini aldı. Ne özür vardı ne vedalaşma. Kapıya yöneldi.

Kapı kapandı.

Kadın yerinde kaldı.

Bir süre kimse fark etmedi. Garson bile yaklaşmadı. Kadın başını öne eğdi. Elleri masanın altında kayboldu. Omuzları titredi. Sessizce ağlamaya başladı. Mekân bu sessizliği bozmadı. Çünkü bazı sessizlikler, bağırmaktan daha görünürdü.

Aylin kadehini masaya bıraktı.

“Gitmedi,” dedi alçak sesle.
“Açıklamadı bile.”

Bu bir yargı değildi.
Bir tespitti.

Tolga derin bir nefes aldı. Gözlerini kadından ayırmadı ama bakışını yumuşattı.

“Bazı insanlar,” dedi,
“konuşurken çok yoruluyor.”

Aylin ona döndü.
“Yorulmak gitmeyi haklı çıkarır mı?”

Tolga durdu.
Bu soruya hızlı cevap vermedi.

“Hayır,” dedi sonra.
“Ama herkes kalmayı beceremiyor.”

Bu cümle, Aylin’in içinde bir yere dokundu.

“Ben,” dedi,
“biri susuyorsa… dururum.”
“Çünkü susmak bazen kaçmak değildir. Beklemektir.”

Tolga başını eğdi. Bir an kadehini çevirdi.

“Ben de,” dedi,
“biri konuşmuyorsa… dinlerim.”
“Çünkü bazen kelimeler fazla gelir.”

İkisi de sustu.

Yan masadaki kadın hâlâ oradaydı. Ağlaması azalmıştı ama bitmemişti. Masada iki kadeh duruyordu. Biri dokunulmamış.

Aylin’in iç sesi netti:
Ben bırakmam.
Konuşulacak bir şey varsa, orada kalırım.

Tolga’nınki daha sessizdi:
Ben bağırmam.
Ama karar veririm.

Aylin yavaşça konuştu:
“Ben insanlar yarım bırakıldığında… kendimi sorumlu hissederim.”
“Bitmeyen cümleleri tamamlamak isterim.”

Tolga ona baktı. Bu kez kaçmadı.

“Ben de,” dedi,
“insanlar çok zorlandığında… alan açarım.”
“Bazen bu yanlış anlaşılır.”

Aylin hafifçe gülümsedi.
“Evet,” dedi.
“Bazen gidiş sanılır.”

Tolga gülümsedi ama kısa sürdü.

“Bazen de,” dedi,
“kalmak sanılır.”

Bu cümle masanın ortasında durdu. İkisi de bunun sadece o kadınla ilgili olmadığını biliyordu. Ama birbirlerine bakarak söylemişlerdi.

Garson yan masaya yaklaştı. Kadına su getirdi. Kadın başını salladı. Ağlaması durdu. Ama yüzünde kalan izler silinmedi.

Aylin derin bir nefes aldı.

“Ben,” dedi,
“birinin ağladığını görüp… hiçbir şey yapamam.”

Tolga başını salladı.
“Ben de,” dedi,
“her şeye müdahale etmem.”

Bu fark, onları ayırmadı.
Tam tersine, yerlerini belirledi.

İkisi de anladı:
Biri kalmayı seçer.
Biri alan açar.
Ama ikisi de terk etmez.

Şaraplarının son yudumunu aldılar. Mekân aynıydı. Şehir aynıydı. Ama masadaki hava değişmişti.

Artık sadece konuşmuyorlardı.
Birbirlerinin nasıl insan olduklarını görmüşlerdi.

Ve bu, tanışmanın en zor ama en gerçek hâliydi.


Çıkış – Aynı Şarkı

Hesap ödendiğinde mekân hâlâ doluydu ama onların masası çoktan toparlanmıştı. Sandalyeler yerinde duruyordu, kadehler boştu, konuşma bitmişti. Bitmiş ama tükenmemişti.

Sokağa çıktıklarında Kadıköy akşamı onları içine aldı. Islak kaldırım taşları ışığı yumuşatıyor, rüzgâr ceketlerin arasından geçerken sertleşmiyordu. Kalabalık vardı ama rahatsız değildi; herkes kendi hızında ilerliyordu.

Tolga birkaç adım önde yürümeye başladı. Bilerek değil. Doğal bir yerleşme gibi. Aylin iki–üç adım arkadaydı. Elleri paltosunun ceplerinde. Omuzları gevşek. Yüzü rüzgâra dönük.

Rıhtıma doğru inerken sokak daraldı. Bir gitar sesi geldi önce. Sonra tanıdık bir melodi, kalabalığın içinden sıyrıldı. Bir sokak sanatçısı, her zamanki yerinde, duvara yaslanmıştı. Önünde küçük bir kılıf, içinde birkaç bozukluk. Şarkı eskiydi. Çok eski değil. Ama insanın içinde kalmış yerleri bilen cinsten.

Tolga yavaşladı.

Adımlarının ritmi değişti. Durmadı ama şarkıya kulak verdi. Başını hafifçe eğdi. Dudakları kıpırdadı. Farkında olmadan mırıldanıyordu.

Aylin arkadan bunu gördü.

Aynı anda o da eşlik etmeye başladı. Sesi çıkmıyordu ama kelimeler yerli yerindeydi. Aynı şarkı. Aynı melodi. Aynı şehir. İki ayrı yerden, aynı yerlerine dokunuyordu.

Bir süre böyle yürüdüler. Şarkı onlara yetişti. Onlar şarkının içine girdi.

Aylin bir adım hızlandı.

Tam Tolga’nın arkasında durabileceği bir mesafede, sesini fazla yükseltmeden konuştu:

“Bu şarkıya geçen gün de denk gelmiştim,” dedi.
“Çok severim.”

Tolga’nın omuzları gevşedi.

Gülümsedi.

Ama dönmedi.

Gülümsemesi yürüyüşüne karıştı. Bir şey söylemedi. Söylemesine gerek yoktu. Çünkü o da seviyordu. Ve Aylin bunu anlamıştı.

Şarkı devam etti. Birkaç dize daha. Gitarın sesi rıhtıma doğru yayıldı. Deniz kokusu havaya karıştı. Vapurların ışıkları uzaktan görünüyordu.

O anda Aylin, kalabalığın içinde bir siluet fark etti.

Bir anlıktı.

Rıhtımın kenarında, korkuluklara yakın bir yerde, bir çocuk duruyordu. Önceki günlerde gördüğü o çocuk. Aynı duruş. Ama bu kez yüzü netti. Gülümsüyordu.

Aylin’in içi sıkışmadı.

Bu kez gülümsediği şey hüzün değildi.

Çocuk ona baktı. Gülümsemesi küçüktü ama gerçekti.

Aylin karşılık verdi.

Şarkı bitti.

Alkışlar koptu, bozukluklar kılıfa düştü, kalabalık yeniden aktı. Tolga birkaç adım daha attı. Aylin yanına yaklaştı ama hâlâ aralarında küçük bir boşluk vardı. Rahatsız etmeyen, acele ettirmeyen bir boşluk.

Rıhtıma indiler.

Deniz oradaydı.
Şehir arkalarında.
Ve ikisi de biliyordu:

Bu akşam, bir yere varmak için değildi.
Birlikte yürüyebilmek içindi.

Aylin son bir kez denize baktı.
Çocuk artık yoktu.

Ama gülümsemesi kalmıştı.

5 1 vote
Article Rating