Rıhtımda biraz daha yürüdüler. Bu kez adımlarını Moda yönüne çevirdiler. Deniz sağ taraflarında kaldı. Yol daraldı, sesler azaldı. Kalabalık, geride bırakılan bir dalga gibi seyreldi.

Yan yana yürümeye başladılar.

Omuzları değmiyordu ama mesafe artık ölçülmüyordu. Doğal bir boşluktu bu; ne korunuyordu ne kapatılmaya çalışılıyordu.

Aylin ilk konuşan oldu.

“Ajans tarafı biraz yoğun,” dedi.
“Her şey son ana kalıyor.”

Tolga başını salladı.
“Bizde de öyle,” dedi.
“İş ilerledikçe sorunlar küçülmüyor. Sadece daha görünür oluyor.”

Yürümeye devam ettiler. Ayak sesleri birbirine karışıyordu.

Aylin gülümsedi.
“İnsanlar genelde büyük şeylerden korkar,” dedi.
“Ben küçük şeylerden.”

Tolga kısa bir bakış attı.
“Çünkü küçük şeyler gözden kaçıyor,” dedi.
“Sonra her şeyi etkiliyor.”

Bu cümle, Aylin’in zihninde bir yere oturdu.
Cevap vermedi ama hızını düşürmedi.

Konuşma devam etti.
Teslim tarihleri, şantiyelerdeki gecikmeler, işin insanı yoran tarafları…
Hiçbiri derin değildi.
Ama hepsi gerçekteydi.

Yaklaşık on dakika sonra, fark etmeden yavaşladılar.

Geldikleri nokta yeniden görünüyordu. Rıhtımın ışıkları, denizin yüzünde parçalanıyordu. Aynı yer. Aynı koku. Aynı gece.

Durduklarında ikisi de bunun bir dönüş olduğunu anladı.

Aylin çantasının askısını düzeltti.
Bu hareket, konuşmanın bittiğini söylüyordu.

“İyi oldu,” dedi.
“Bu yürüyüş.”

Tolga başını salladı.
“Evet,” dedi.
“İyi oldu.”

Bir an daha durdular. Ne acele vardı ne de uzatma isteği. Bu anın süresi, ikisinin de içini yormayacak kadar netti.

“Ben yavaş yavaş geçeyim,” dedi Aylin.
Ses tonu sakindi.
Açıklama istemiyordu.

Tolga “bırakayım mı” demedi.
Israr etmedi.

“O zaman,” dedi,
“vardığında haber ver.”

Aylin başını kaldırdı.
“Veririm,” dedi.

Gülümsedi.
Bu gülümseme kısa sürdü ama saklanmadı.

Aylin arkasını döndü ve yürümeye başladı. Kalabalığın içine karışırken adımları acele değildi. Kararlıydı.

Tolga olduğu yerde kaldı.

Bir süre arkasından baktı. Çok uzun değil. Ama erken de çekmedi gözlerini. Sonra kendisi de rıhtım boyunca yürümeye devam etti. Eve giden yolu seçmeden önce, denizin kenarında birkaç dakika daha kaldı.

Gece, ikisinin de üzerinden aynı anda geçiyordu.

Tolga bir süre daha rıhtım boyunca yürüdü. Sonra eve doğru yöneldi.


Evde üzerini değiştirdi. Telefonu sehpanın üzerine bıraktı. Bir kitap aldı. Okumaya başladı.

Sayfalar ilerledi.
Bir bölüm bitti, diğeri başladı.

Telefon sessizdi.

İçinde iki ses belirdi.

Biri dedi ki: Yazmamalısın.
Diğeri fısıldadı: Merak ediyorsun.

Saat geçti.
Bir saat.
Sonra iki.

Gece yarısına yaklaşırken kitap hâlâ açıktı ama Tolga okuduğunu anlamıyordu. Telefonu eline aldı. Ekrana baktı. Yazdı, sildi. Tekrar yazdı.

Saat tam on ikide gönderdi:

“Varmadın mı?”


Aylin o sırada taksiden iniyordu. Son vapuru kaçırmış, Beşiktaş’a kara yolundan geçmişti. Taksiciyle vedalaştı. Telefonu eline aldığında mesajı gördü.

Gülümsedi.

Merakı gitmişti Tolga’nın.
Bu, Aylin’in hoşuna gitti.
İçten içe. Kontrol edilmek değil, merak edilmekti bu.

Cevap yazdı:

“Yeni indim. Taksiyle geçtim.”

Telefonu çantasına koydu. Eve girdi.

O da akşamı düşündü. Söylenenleri değil, söylenmeyenleri. Yürüyüşün ritmini. Suskunlukların yerini. Tolga’nın arkasını dönmeyişini. Gülümsemesini.

Işığı kapattı.


Sabah, Aylin uzun zamandır ilk kez erken uyandı. Alarmdan önce. Mutfağa gitti. Bir şeyler atıştırdı. Aç değildi ama durmak istememişti.

Tolga da güne erken başladı. İlk vapuru kaçırdı. Rıhtımda çay ve simitle oturdu. Deniz sakindi. Karşıya geçti sonra.

Gün, rutinine döndü.
Ama zihinler dönmedi.

Mesai bitimine doğru Aylin’den bir mesaj geldi:

“Tolga, konuştun mu Hulusi Bey ile?”

Tolga mesajın yazılışına takıldı.
İsmiyle başlamıştı.
Sonunda soru işareti vardı.

Bir süre düşündü. Sonra yazdı:

“Çıkışta uğrayacağım.”

Telefonu cebine koydu.

Akşam yaklaşıyordu.
Ve bazı konuşmalar, artık ertelenemez hâle geliyordu.

5 1 vote
Article Rating